Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

İde/oloji/siz Dindarlık

Kamil ERGENÇ

29-09-2017

İde/oloji/siz Dindarlık

 Evvela şunu söyleyelim ki; muhteviyatında ütopya olgusunu da barındıran ideoloji, mensubunu/muhatabını harekete geçirici hususiyeti nedeniyle, her ne kadar muti kullar arzulayan "otorite/ler" tarafından tehlikeli ve tehditkar bulunsa da, zihn-i müşevveş halinin tebellür etmesini temin etmesi sebebiyle kendisine saygı gösterilmeyi hak ediyor. Bir ideolojiye bağlanmak bir fikre bağlanmakla, bir fikre bağlanmak ise bir davaya bağlanmakla eşdeğerdir. Ancak buna rağmen günümüzün sevimsiz kavramlarından biridir ideoloji. Bu sevimsizliğini büyük oranda 20. yüzyılın ilk yarısında meydana gelen savaşlara borçludur. Sosyalizm, nasyonalizm, faşizm, Maoizm, kapitalizm gibi ideolojilere yaslanılarak yapılan savaşlar, talanlar, katliamlar ve yağmalar insanlık ailesini ideolojilerin kötü olduğuna ikna etmiştir. Özellikle 2. Dünya Savaşı'nın sebep olduğu yıkımın büyüklüğü düşünüldüğünde ideolojilere karşı biriken öfke makul bile karşılanabilir.


Karl Marks’ın meşhur "filozoflar dünyayı yorumladılar, artık onu(Dünya’yı) değiştirme zamanı" sözü ideolojilerin değişimi havi oldukları gerçeğini beyan etmekle birlikte, "yorumlamayı" değişimden bağımsız olarak ele alması yönüyle de dikkate değerdir. Pekiyi, bu büyük ideologun "yorumu" küçümsemesinden ne anlamalıyız? İdeoloji/ler/in yorumu değil değişimi önceleyen olgular oluşlarını mı yoksa yorumu merkeze alanların bir ideolojiye tutunmalarının mümkün olamayacağını mı? (Burada bir parantez açarak yorumun, değişimden bağımsız olmadığını ifade etmek isterim. Hatta değiştirebilmek için evvela "yorum"lamak gerekir diye düşünüyorum. Yorumlamadan yapılan değişimler, çoğu zaman faciayla sonuçlanır. Çünkü yorumlamak için anlamak gerekir. Anlaşıl/a/mayan şey yorumlanamaz. Anlamak içinse algılamak şarttır. Çünkü algıladığımızı anlar, anladığımızı yorumlar yorumladığımızı uygularız. Yani bir hükme varmak için algı-anlam-yorum üçlemesine ihtiyaç vardır. Elbette ki bu süreçte önceki bilgilerimizin rolü hayatidir. Yani tecrübelerimizin ve birikimlerimizin… Yorumlamak, hem önceden edinilen bilgilerin yardımıyla hem de sonradan edinilenlerle mümkün olur. Bu nedenle oldukça yorucu bir süreçtir.)


Cumhuriyet Dönemi Türkiye'sinde en yoğun ideolojik tartışmalar ve kavgalar hiç bitmemiş olmakla beraber herhalde 12 Eylül'e doğru (1970-1980 arası) yaşanmıştır. Sağ-sol-İslamcı örgütlenmeler arasında meydana gelen kavgalar, çatışmalar ve hatta ölümler Türkiye insanına ideolojik tavrın ve tarzın kötü olduğunu anlatmaya yetmiştir. Öyle ki 12 Eylül ihtilalinin kudretli generali ideoloji eksenli kavgalara bir son vermek için dönemin gençlerine "savaşmayın sevişin" diyerek hem Dünyadan kam almanın ideolojik mücadelelerden daha efdal olduğuna işaret etmiş hem de ideolojilerin tesir sahasına girmekle savaşmaya razı olmak arasındaki sıkı ilişkiye dikkat çekmiştir. (Acaba öyle midir? Yani ideoloji ile savaş birbirinin mütemmim cüzü müdür? Düşünmeye değer…)


Bu söz (savaşmayın sevişin sözü) alelade söylenmiş bir söz değildir. Çünkü o gün bu gündür Türkiye insanı -istisnalara selam olsun- bir fikre yaslanmayı ve o fikir uğruna çaba göstermeyi, yani fikir çilesi çekmeyi yeğlemek yerine dünyanın lezzetlerinden payına düşeni kapmayı ve hatta bir takım ayak oyunlarıyla en büyük payı almayı hayatının yegane emeli olarak kodlamıştır. Bu kodlamayı yapabilmeleri için elbette ki kendilerine ideolojisiz/renksiz ve dünyaya perestiş eden bir siyasal iradenin vaziyet etmesi gerekiyordu. Çok geçmeden aranan kan bulundu. Özal’ın ultra-pragmatik, ultra-liberal ve ultra-kapitalist perspektifi(aslında buna ideolojisi demeliyiz) dünyadan nemalanmanın işlevsel aracı olarak vitrindeki yerini aldı. Peki ya sonra…


Aradan çok fazla zaman geçmemişti ki bu perspektifin entelektüel istinatgahını oluşturma çabaları baş gösterdi. Avrupa‘nın 2. Dünya Savaşı'ndan sonra gündemine aldığı post-modernite yani ideolojilerin bittiği temel argümanına yaslanan "ideoloji" Türkiye entelijansiyasının da gündemini meşgul etmeye başladı. Bu meşguliyet, Türkiye’nin 20. Yüzyılına rengini veren ideoloji/ler/den arındırılması amacını taşıyordu. Sosyalizm, Kemalizm, Milliyetçilik ve İslamcılık ideolojileri post-modern meydan okuyuş karşısında fazla tutunamadılar. Sosyalizm ve Kemalizm Ulusalcılık tarafından, İslamcılık ve Milliyetçilik ise Muhafazakar Demokrasi tarafından massedildi.


Post-modern paradigma bir yandan Kemalizmin kalın surlarında onarılamaz gedikler açarken diğer yandan oldukça sinsi bir şekilde kendisi dışında tüm ideolojilerin mezarını kazdı. Kemalizmin burçlarını darmadağın ettiği için başlangıçta İslamcılar tarafından da sahiplenilen post-modern düşünüş hakikatin bilinemeyeceği ve bundan dolayı hiçbir ideolojinin kendisini merkeze alamayacağı temel prensibini beyan ettiğinde, ki aslında bunu başından beri yapıyordu. Ancak Kemalist ceberutluktan bizar olmuş İslamcılar post-moderniteyle yüzleşmek yerine Kemalizmin mağlubiyeti için işbirliği yapmayı yeğlediler.

 

İslamcılar için iş işten geçmişti. Evet, belki Kemalizm mezara gömüldü. Fakat şimdi kendisi de bir ideoloji olan İslamcılık, işbirliği yaptığı post-moderniteyle nasıl hesaplaşacaktı? Çünkü işbirliği yaptığı süre boyunca post-modernitenin argümanlarından istifade etmişti. Emansipasyon, bireysel haklar, düşünceye özgürlük, sadece hizmet üreten devlet, her alanda farklılıklara saygı, ademi merkeziyetçilik vb. söylemler İslamcılığın da sahiplendiği post-modern söylemlerdi. Gelinen noktada muhafazakar demokratlık tarafından massedilen İslamcılık bu söylemlerin neden reddedilmesi gerektiğinin ispatını yapmaya çalışmaktadır. Ancak bu sefer de argümanlarını muhafazakar-milliyetçi paradigmadan devşirmektedir ki bu da ayrı bir çelişkidir. 

 

İlginçtir ki ideolojilerin bittiği temel tezine dayanan post-modernliğin kendisi de bir ideolojidir. Ancak bu ideoloji, diğerleri gibi ilk bakışta "monist" bir karaktere sahip olduğunu hissettirmez. Bilakis çok kültürlülük ve esneklik şemsiyesi altında oldukça demokratik bir muhteva ile sunar kendisini. Hem yanıltıcı hem de hakikatsizdir. Yanıltıcıdır. Çünkü çok kültürlülük ve esneklik maskesinin altında neo-liberal ve pornografik bir dayatma vardır. Hakikatsizdir. Çünkü tüm hakikat iddialarının içinin boş olduğunu, hakikatin kişiye göre değişeceğini ve hiç kimsenin kendisini merkeze alamayacağını iddia eder. Bu durum, ciddi bir aldatma ile karşı karşıya olduğumuzun göstergesidir. Çünkü bir yandan ideolojik muhtevadan bağımsız bir tavrın ve tarzın mümessili olmamız salık verilirken diğer yandan 21. yüzyılın ultra-liberal, ultra-kapitalist ve ultra-hedonist "ideolojik" doğasını görmezden gelmemiz isteniyor. Yani ideolojik tahakküm altında ve fakat ideolojisiz yaşamamız bekleniyor bizden. Söylemin bulanıklaşması/muğlaklaşması/amorflaşması olarak tanımlayabileceğimiz bu durumun, Türkiye özelinde kendisini İslam’a nispet edenler arasında da yaygınlaşması anlaşılabilir değil… Müslüman kimliğin, bu bulanıklılık karşısında zihnen ve kalben billurlaşmayı yeğlemesi gerekirken tam tersine bulanıklığı "özgürlük" zannetmesi orta vadede ciddi kimlik krizleri yaşayacağımızın göstergesidir. Bundan dolayıdır ki İslamcılık ideolojisine çok iş düşüyor. Bu işin en başında da "özgünlük" geliyor.

 

Şüphesiz İslamcılık bir ideoloji olarak doğdu. 19. yüzyıl koşullarında İslami referanslar temelinde yeni bir hayatın inşası amacına matuf olarak bir söylem geliştirdi. Çağdaşı tüm ideolojiler gibi içine doğduğu çağı, yaslandığı değerler sistemi çerçevesinde yorumladı ve çözüm önerileri geliştirdi. İçine doğduğu zamanın gündemini meşgul eden bilim, ilerleme, gelişim, teknik-ahlak ilişkisi, demokrasi, kadın, özgürlükler gibi meseleleri tartıştı. Oldukça dinamik bir düşünsel geçmişe ve birikime sahip olduğu için kendisini her daim güncel tutmasını bildi. Diğer ideolojilerden farklı olarak muhkem bir dayanağının (vahiy ve sahih sünnet) olması sebebiyle de söyleminin keskinliği, ciddiyeti ve etkileyiciliği kayda değerdi. Kendisini Müslümanların temsilcisi olarak gören bir imparatorluğun çöküş sürecinde ortaya çıktığı için emelleri arasında, belki de ilk sırada, İmparatorluğun çöküşünü geciktirmek veya yapabiliyorsa engellemek vardı. Öyle ki bir dönem Abdülhamit dönemi devlet tarafından sahiplenildi ve resmi ideoloji olarak kabul gördü. İstiklal Harbi’nin verilmesi sürecinde de oldukça etkili oldu. Hatta denebilir ki Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş sürecine giden yolda en etkili ideolojik perspektif İslamcılıktı. İslamcılık 1979 da Boudrillard’ın deyimiyle modern tarihin en görkemli devrimini İran’da yaptı. Bu devrim Fransız İhtilali’nden de, Bolşevik Devrimi’nden de farklıydı. Çünkü alternatif bir paradigmayla yola çıkmıştı. Aydınlanma mutlakiyetçiliğinin alternatifsizliğine iman etmiş olan modern dünyaya İslam’ın ontolojik ve epistemolojik meydan okuyuşunu gösterdi. Bundan dolayıdır ki hemen boğulmak istendi. Hem de aynı dinin mensupları aracılığıyla…

 
Esasında İslamcılık yeni bir şey de değildir. Son elçi'nin (s.a.v) ahirete irtihalinden sonra İslam’ın ilke, prensip ve umdelerinden teberri etmenin veya bu ilke, prensip ve umdeleri senkretik/sentezci bir yaklaşımın nesnesi haline getirmenin (inhiraf) cari olduğu her dönemde İslamcılık bir öze dönüş hareketi olarak ortaya çıkmış ve oldukça ağır bedeller ödemesine rağmen mücadelesini sürdürmüştür. Bu bağlamda Hz. Ali’nin, şuursuz dindarlığın temsilcileri olan Haricilere karşı verdiği mücadele, Ebu Hanife’nin Emevi faşizmine karşı direnişi, Ahmet b.Hanbel’in Abbasi iktidarının Kur’an'ı mahluk ilan etme çabasına karşı gösterdiği direnç İslamcılığın tarihsel izdüşümleri olarak değerlendirilebilir. Yani İslamcılık tecdit ve ihya çabalarının genel adıdır aslında. Müslüman kavramının uğradığı içerik kaybını ve anlam daralmasını da göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki Müslümanlık, İslam’ın ilke ve prensiplerini kabul etmek (teslim olmak) ve buna uygun bir hayat yaşamak iken (bugün Müslümanlığın bu söylediğimiz anlamda anlaşıldığı dahi şüphelidir) İslamcılık buna ilaveten tevhit akidesinin bütün bir hayatı (iktisadi, içtimai, hukuki, siyasi) tanzim edici olduğuna ve bu akidenin dışında hakikat iddiasında bulunan tüm dinlerin ve ideolojilerin Batıl olduğuna inanmak ve bu uğurda çaba göstermeyi şiar edinmektir.


Ancak geleneksel dindarlık anlayışının İslam’ın ideolojik bir içeriğe büründürüldüğü İslamcılık cereyanına şüpheyle yaklaştığını ifade etmek gerek. Bu anlayışa göre İslamcılık ideolojisi, modern döneme ait bir olgudur. İslam, ideolojik bir muhtevaya büründürülemeyecek kadar yücedir. İslam’a ideolojik bir misyon yüklemek onun "ed-din" oluşuna halel getirecektir. Çünkü din ilahi, ideoloji ise beşeridir. Hatta ideoloji, iradenin mutlaklaşmasına hizmet ettiği için reddedilmelidir. Teorik mülahazalarla vakit geçirmek yerine dinin icaplarını yerine getirmek elzemdir. Bundan dolayı mesela bir İslam İdeolojisinden bahsedilemez. İslam’ı ideolojik bir kisveye büründürmek onu araçsallaştırmak olur ki bu da dinin amacına aykırıdır.


Şimdi bu itirazlara cevap vermeyi deneyelim: Öncelikle İslam’ın bir ideoloji olmadığı doğrudur. Zaten İslam ideolojisi dediğimizde, İslam dininin bizatihi kendisinden değil, bu dinin ilke/prensip/umde ve şiarlarından hareketle ortaya konulmuş sistemli bir bütünden bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla dinin içeriğinin tahrif edilmesi değil bilakis dinin vazettiği akidenin (tevhit akidesinin) insana, evrene, tarihe, zamana yani kısaca hayata ilişkin perspektifinin ne olduğunun sistemli ve bütünlüklü olarak ortaya konulması kastedilmektedir. Bu noktada ideolojiyi tanımlamak için Süleyman Hayri Bolay’ın Felsefe Doktrinleri ve Terimleri sözlüğünden aşağıdaki bölümü almayı gerekli görüyoruz: "İlm-i efkar olarak ta bilinen ideoloji tasavvurlar, fikirler sistemi anlamlarına gelir. Tasavvurların teşekkül tarzını, kaynağını ve konularını arayan bilim manasında kullanıldığı gibi boş ve soyut birtakım fikirlerin tartışması anlamında da kullanılır. Ayrıca siyasi, ahlaki, felsefi ve dini sahalarda bilimlerinkine benzer kat’i bilgi getirmek iddiasında olan teorilere de ideoloji denir." Demek ki ideoloji bir fikir sistemi ve/veya tasavvur biçimi olarak değerlendirilebilir. İslam ideolojisi dediğimizde ise İslam’ın temel kaynaklarından hareketle insan, evren, tarih, zaman, mekan gibi olgular hakkında bütüncül bir perspektifi havi bir gerçeklikten bahsediyoruz demektir. Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bu çağa söz söylemeye başladığımızda kabul edelim ya da etmeyelim ideolojinin tesir sahasına girmişiz demektir. Çünkü vahyin, sahih sünnetin ve geleneksel bilgi birikiminin bu çağın idrakine sunulmasında "yorumun" rolü hayatidir ve her yorum bir ideolojik havzadan beslenir.


Demek ki ideoloji salt kuru bir teorik çerçeveden ibaret değildir. Bir fikrin/düşüncenin insan hayatını ilgilendiren alanlarla ilgili söylemini sarih bir şekilde ortaya koyması da ideolojinin sınırları içerisinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla İslam’ın ideolojik perspektifi olarak İslamcılık, İslami referanslar temelinde hayatın her alanına ilişkin sistemli bir düşünüş ve eyleyiş tarzının adıdır. Geleneksel dindarlık anlayışının ideolojik İslam’a sıcak bakmayışının arka planında ilahi olanın beşeri formda ifade edilmesinin sakıncalı olduğuna ilişkin kanaat yatmaktadır. Oysa ki bu kaçınılmazdır. Yani Dinin hayata ilişkin (iktisadi, ictimai, hukuki, siyasi vb.) söyleminin beşeri bir formda sarih bir şekilde ifade edilmesi elzemdir. Aksi taktirde sadece ritüellere hapsedilmiş bir din algısı ortaya çıkar ki, bu da modern sosyolojinin, toplumlar rasyonelleştikçe dine olan ihtiyaçları azalır argümanını destekler.


Kanaatimce dindarlık, ideolojik bir formasyondan mahrumsa yavandır, içeriksizdir, folkloriktir. İnandığı ve yaşadığı ya da yaşamaya çalıştığı dinin insana, evrene, tarihe, zamana, mekana kısaca hayata dair söyleminden haberdar olmak ve bu söylemi yorumlayabilecek evsafta olmak Müslüman şahsiyetin üzerine vaciptir. Renksizliğin/ideolojisizliğin terviç edildiği zamanımızda, üzülerek müşahede ediyoruz ki, Müslüman fert bireysel dindarlığa mahkum olmuştur. Oysa ki bireysel dindarlık İslam’ın cihanşumül söyleminin sığlaştırılmasından başka bir şey değildir. Son yıllardaTürkiye’de İslamcılığın bittiğine/öldüğüne ilişkin yapılan yorumları, dindarlığın bireysel alana hapsedilmesi, yani kamuya dair söyleminden vazgeçmesi bağlamında değerlendirmekte fayda var. Vahyin ve sahih sünnetin velut ummanından beslenen/beslenmesi gereken İslamcı söylemin ve eylemin yerini, dinin/İslam’ın folklorikleşmesine yardım eden kof ve bayağı bir muhafazakarlığın alması, oldukça derin krizler yaşadığımızın göstergesidir.


Bir ütopyadan yoksun olmamız aynı zamanda ideal olana temayülümüzün zayıflamasına sebep oluyor. Bu yüzden olsa gerek sürekli olarak ehveni şerreyn (iki şerden daha ehven olanı) tercihinde bulunmak zorunda kalıyoruz. Her seferinde "şer"ler arasında tercih yapmak zorunda kalışımız, "hayr"ı tanımamızı zorlaştırıyor. Bu müşevveş zihin halinden kurtuluş; ancak esaslı bir ideolojik formasyonla mümkündür. İdeoloji, yüksek düzeyli bir farkındalık bilinci inşası ve daima ideal olana doğru hareket prensibiyle her daim müteyakkız olmanın yol haritasını çizmemize yardım eder. İslamcılık İdeolojisinin tarihi bu söylediğimize şahittir. Vesselam…


Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com

 



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!