Medeniyet TV

Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Yalnız Kurt

Mustafa ÖZEL

17-05-2018

Yalnız Kurt
Bir insanı niye yazarız, bir insanı niye anarız? Büyüklerimiz, yol göstericilerimiz, bize, toprağımıza emek verenler, vakit saat gelince ait oldukları yere gidiyorlar. Geride kalanlara dünya dolusu hüzün kalıyor. Boşluk. Sahipsizlik. Karanlık. Yalnızlık. Daha birçok şey. Hayat devam ediyor.

Önden gidenlerin yolu duruyor, yürüyecek birilerini bekliyor. Yol, yolcusuz olmaz. Yol bâkî, yolcu fâni. Bir bahar mevsimiydi, aylardan Mayıs. Afganistan’a bahar lazımdı, yıllarca süren kış bir türlü bitmek bilmiyordu. Oradan neler almıştı, neler öğrenmişti. Hayatının en verimli, en genç yıllarından bir kaçını o topraklarda geçirmişti.

Ama o topraklardan vazgeçmemişti. İrtibatını sürdürmüştü. Selam göndermiş, selam almıştı. Fırsatını bulunca giderdi. Yine bir fırsat doğmuştu. Yetimler için gidilecek, onlara bir yuva yapılacaktı. Ve gitti. O gidiş, son gidişti.

Yetimlere yuva yapacaktı, olmadı, o topraklar ona yuva oldu, ebedî istirahatgah oldu. Anmanın faydasının, anılana olmadığı kesin, bunda şüphe yok. Ananlar için bir manası var. İnsanî, ahlâkî bir boyutu da var: vefâ. Aralarında bir hukuk olanların vefâkâr olmaları beklenir.

Rehber insanların enerjisine, anlayışına, bakışına, duruşuna, azmine, gayretine her dâim ihtiyaç duyarız. Onların ışığı, önümüzü aydınlatır, gecemizi ışıtır. Sözü, 17 Mayıs 2010’da Afganistan’da şehîd olan Bahattin Yıldız’a getirmek istiyorum, adı gibi yıldız olan Bahattin abiye.

Aradan şu kadar yıl geçti, yokluğundan oluşan boşlukta azalma olmadı, hatta arttı. Ülkemizin yaşadığı süreç, insanlarımızın yaşadığı savrulma, onun gibilerin varlığını daha da aratır hale geldi. Şu kadarlık hayatımda gördüğüm şu: Rabbimiz, herkese istediği hayatı veriyor.

O, istediğini elde etti. Şehadetinin ardından çok şey söylendi. Ancak şahsen söylenenlerin, söylenmeyenlerden az olduğunu düşünüyorum. Bunu da şuradan çıkarıyorum: Zaman zaman dinlediğim dostlarından, arkadaşlarından farklı şeyler öğreniyorum. Bu da beni, böyle bir yargıya götürüyor. Bu vesileyle eli kalem tutan tutmayan herkese onunla ilgili anılarını, bildiklerini yazmaları için çağrıda bulunuyorum.

Bunun bizden daha çok, çocuklarımız, gençlerimiz, geleceğimiz için gerekli olduğu düşüncesindeyim. Şunun şurasında ne kadar rol modelimiz var ki! Bilenler bilir, Bahattin Yıldız’ın hayatı, sade bir hayattı. Bu sade hayat, katlanılmak zorunda kalınmış bir hayat değildi. Asla değildi. Bu, bile isteye tercih edilmiş bir hayattı. Herkesin gençlik ideallerindeki hayatı ötelediği, terk ettiği bir zamanda o, tanık olduğumuz, bildiğimiz, gördüğümüz hayatı yaşamayı tercih etmişti. Giyimi kuşamı, evi barkı, bağı bahçesi açısından böyleydi. Başkasına cömert, kendine cimriydi. Madden manen böyleydi.

İnsan kaybetmenin nerdeyse bir haz haline geldiği günümüzde, insanın, arkadaşın, dostun kıymetini bilen biriydi. İnsan harcanmasına tahammül edemez, sahip çıkılması için bütün imkânlarını kullanırdı. İnsan kolay yetişmiyordu çünkü.

Onu terk eden, onun dostluğunu bırakan biri var mıdır bilmiyorum. Ama o, iki kişi hâriç, selam verdiği, selamını aldığı hiç kimseyle ilişkisini kesmemiştir. Otuz otuz beş yıl sonra bile izini bulduğu bir arkadaşına selam vermeyi önemsemiştir. Yıllar, onun çevresine olan muhabbetini, alakasını, ilgisini artırmaya yaramıştır sadece.

Burada çocuklara ayrı bir paragraf açmak isterim. Onun hayatında çocukların ayrı bir yeri vardı. Çocuklarla muhabbeti, sohbeti sever, önemserdi. Onlara babalarıyla selam gönderirdi. Malum erkek çocukları futbola ilgi duyarlar. İletişim kurmak için ilk sorusu genellikle, “Hangi takımı tutuyorsun?” olurdu. Oradan başlardı muhabbet. Başlarını okşamayı ihmal etmezdi. Yetimhane projesi için Afganistan’a gitmesi de yine çocuklara olan ilgi ve alakasının bir sonucuydu.

Özgün Yayıncılık’ın çocuk kitapları neşretmesini de bu bağlamda değerlendirebiliriz. Onu ilk gören, muhtemelen onunla tanışmak, konuşmak istemezdi. Böyle bir tarafı vardı. Onun sempatikliği görünüşünde değil, içindeydi, içinin derinliklerinde. Size yüreğini, gönlünü, iç dünyasını açtığında, orada insan canlısı birini görürdünüz. Orada size özel bir yer açardı. Burası sürekli büyüyen bir yer olurdu.

İnsanın birçok tanıdığı olabilir. Ancak bu tanıdıklarıyla belli bir düzeyde düzenli, sıkı, düzeyli ilişki sürdürmesi zordur. Onun için böyle bir zorluk yoktu. Çeşitli şehirlerdeki, hatta çeşitli ülkelerdeki tanıdıklarıyla irtibatını devam ettirmeyi iyi bilirdi. Bu konuda ustaydı.

Gençlik yıllarında arkadaşları ona, “Eritreli” demişlerdi. Sonraki yıllarda kimilerine Afgan, Bosnalı, Çeçen dendiği gibi. Oraya bedenen gitmemişti, ama yüreği oradaydı. Ümmetin acısı, derdi en büyük davasıydı. O yürek onu daha sonra, 2010’da şehâdet şerbetini içeceği Afganistan’a götürmüştü. Ümmet için hissettiklerini yaşama ve gerçekleştirme olanağı bulmuştu oralarda.

Yurt dışı tecrübesinin onu, zihnen, fikren, kalben, amelen geliştirmişti. Afganistan’da gördüklerini, yaşadıklarını yazmasının bunda etkisi vardır sanırım. Çünkü yazmak, zihni, fikri, kalbi harekete geçirir, yoğunlaştırır, inceltir, kıvama sokar. Milli Gazete ve Mavera dergisinde başlayan yazma eylemi, onun eylemciliğini, aksiyonerliğini, hareket adamlığını yok etmemiş, azaltmamıştır.

Onun için yazı, eylemin bir boyutundan ibaretti. Salt bir yazı/n adamı değildi, böyle bir amacı da yoktu. Zaten böyle bir şey ona yakışmazdı. Onun hayatındaki her şeyin yeri ve değeri, dava kadardı, davayla ilgisi kadardı. O, sözü de, eylemi de, yazıyı da davanın bir parçası olarak görürdü. Konuşmak da, faaliyet yapmak da, bir gazeteye, bir dergiye yazı yazmak, kitap yazmak da bu bağlamda değerlendirilmeydi. Özgün Yayıncılık da bu duruşun, bu bakışın bir neticesiydi.

Şimdiki üniversite mezunu gençlerin aklından bile geçirmediği izolasyon işi yaptı yıllarca. Onun mezun olduğu yıllarda, işletme mezunuydu, masa başı iş yapma imkânı çoktu. Ama o, el emeğini seçmişti. Bedenen kazanmayı yeğlemişti. O, şehîd olduğu güne kadar İslamcılığını sürdürmüştü. İslamcılık, onun için bir gençlik heyecanı değil, bir yaşam biçimiydi.

Böyle bir tartışmayı zâid addederdi. Müslümanca yaşama çabası, asla belli bir zamanla, belli bir mekânla sınırlandırılabilecek bir gayret değildi. Haksızlığın, zulmün olduğu yerde İslamcılık olmayacak da ne olacaktı! Ona göre İslamcılık batıya, sömürgeciliğe, adaletsizliğe bir başkaldırıydı. O, değişen şartlara göre anlayış, düşünüş ve yaşayışından ödün vermeden hesabını kapatıp gitti.

İnsanlar hayatta kabiliyetlerine göre faaliyette bulunurlar. Kimisi bedenen, kimisi malen, kimisi zihnen, fikren, ilmen çevresine faydalı olmaya çalışır. Bahattin abi birçok insanın ayrı ayrı yaptığı işleri yapabilen biriydi. Sporcu kişiliğinin yanında kültürel yönü, kavga adamı olmasının yanında naif şahsiyeti onu tanıyanları şaşırtmazdı. Gerektiğinde saatlerce konuşabilir, gerektiğinde bir o kadar spor yapabilirdi.

Yolculuğa çıktığında iki şey mutlaka yanında olurdu: Kitapları ve eşofmanı ile spor ayakkabısı. İmkân bulduğu yerde okur, imkân bulduğu yerde de koşar, spor yapardı. Onun için kitapsız, sporsuz bir hayat imkân dışıydı. Yanındakileri de sürekli koşmaya, spor yapmaya teşvik ederdi.

Birçok insanda bir gençlik heyecanı olarak kalan okuma ve spor, onda ömür boyu devam eden hareketlerdi. O hayata bir bütün olarak bakar, hayatı inşa ve ihya eden eylemleri de bir bütün olarak görürdü. O bakımdan söz, yazı, eylem, insana ait her ne varsa, onun için bir bütündü, birini yapıyor olmak diğerinin ihmalini gerektirmezdi.  

Bahattin abi, aynı zamanda dert babasıydı. Ailevî, ekonomik, psikolojik vb. sorunu, derdi olan onu bulurdu. Dinlemekten hiç erinmezdi. Aynı kişiyi birçok kez uzun uzun dinlediği az değildir. Herkesin birbirine yük olduğu, dert olduğu bir zamanda o, çevresindekilerin yükünü alan, derdini, sıkıntısını hafifleten, alan biriydi. ‘Herkes derdini anlatacak birini buluyor, biz derdimizi kime anlatacağız?’ mealindeki sözünü, az duymamışımdır kendisinden.

Son zamanlarda zamanımızın Evliya Çelebi’si olmuştu. Sık sık yurt dışına çıkıyordu. Onun bu yolculukları, gezi değil birer ziyaret idi. İnsan ve dost merkezli yolculuklardı. Gittiği yerlere kardeşlik, dostluk götürür, oralardan da kardeşlik, dostluk getirirdi. Onun bu gidiş gelişleri, hem kendisine, çevresindekilere çok şey kazandırmıştır.

17 Mayıs 2010’da Rabbine yürüyen Bahattin Yıldız, arkasında yüzlerce dost, binlerce hatıra, mükemmel bir örneklik bıraktı. Eminim onu tanıyan herkes onun yokluğunu hissediyordur, sıcaklığını, sesini, selamını arıyordur. Yazının başlığı, Bahattin abinin kıymetli dostlarından İzzet Uzun’a ait. Bu yılın ilk ayında Simav’da kendisiyle yaptığımız sohbette onu yalnız kurt olarak tanımlamış, bunu birkaç kez tekrar etmiş, sebepleri üzerinde de durmuştu.

Bu kadar insan canlısı, bu kadar insanla hemhal olmuş biri, nasıl olur da yalnız kurt olur demeyin! Bu da onun başka bir özelliğidir. Yazıyı bitirmeden, Sivas’ta kendisini gençlere tanıtmak için yapılan programda Mahmut abinin, cenaze namazında bir arkadaşından aktardığı şu cümleyi de söyleyeyim: “Yaşarken yük olmadığı gibi öldüğünde de yük olmadı.”

İHH adına şehîd Faruk Aktaş kardeşimizle birlikte Afganistanlı yetimlere sıcak bir yuva inşa etmek için giden şehîd Bahattin Yıldız abimizi bu vesileyle bir kez daha rahmetle anıyorum. Rabbim onları Peygamberimize, bizi de hepsine komşu eylesin! Âmîn!

Mustafa ÖZEL - Temmuz Dergisinden... 
 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!