Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

Yeni Anket

GARİPÇE

Cemal BALIBEY

16-08-2018

“Kurban derisini çeyiz sandığı gibi taşıyorduk.”
Orman fakültesini bitirip yüksek lisansa başladığım yıldı. Orman fakültesindeki tecrübelerimiz yabana atılamazdı.  Üniversitelerdeki gençlik faaliyetlerini devam ettirmek gerekiyordu. İstanbul üniversitesinin farklı fakültelerinde de benzer gayretler vardı. Öncelikle bunları tek çatı altında bir araya getirmek gerekiyordu. Bir başlangıç mahiyetinde, fakültelerde gayretleri ve samimiyetleriyle öne çıkan arkadaşlarla Garipçe ’de bir yaz kampı yaptık. İhtilalden sonraki ilk kampımızdı.

Kamp yaptığımız Garipçe Köyü, İstanbul Boğazı’nın Karadeniz’le birleştiği bir noktadaydı. Şu anda orada, yeni yapılan Yavuz Sultan Selim köprüsü bulunuyor. O zamanlar Garipçe, askeri bölge sınırları içindeydi. Köye girişlerde, kontrol noktasından geçerken köyden kimi ziyaret ettiğinizi belirtmek ve kimlik bırakmak zorundaydınız. Bizdeki de cesaretti doğrusu. O nedenle kamp çadırı ve malzemelerimizi Sarıyer’den bindiğimiz bir kayıkla köye ulaştırmıştık. Çadırı, köyü ve denizi tepeden gören tarihi bir kaleye kuracaktık. Kale, Boğaz’ı kontrol altında tutmak için Cenevizliler tarafından yapılan ve hâlâ ayakta olan bir yerdi. Manzarası ise mükemmeldi; bir tarafta Boğaz, diğer tarafta uçsuz bucaksız Karadeniz, hemen alt tarafımızda ise şirin bir köy…



Akşam karanlık çökmeden çadırı kurmalıydık. Kamp çadırı kurmakta acemiydik, üstelik toprak çok sertti ve çadır kazıklarını toprağa sabitleyeceğimiz yeterli alet edevatımız da yoktu. Güç bela çadırı kurduk. Beyaz çadırımız, tarihi kalenin ortasında yeni açmış bir papatyayı andırıyordu. Lakin, acemice kurduğumuz çadırla daha ilk geceden rüzgâra ve aniden bastıran yağmura karşı iyi bir sınav verememiştik. Çadır bir sağa bir sola sallanıyor, başınıza  ha yıkıldım ha yıkılacağım diyordu. Yorgunluğumuza ve uykusuzluğumuza rağmen hepimiz çadırın bir direğine sıkıca yapışmıştık. Uzun bir müddet yarı uykulu, direklerde öylece asılı kaldık.

Bu sakin ve şirin köyde biz üniversiteli öğrencilere ilk günlerde yabancı gözüyle bakılıyordu. Şimdiye kadar bu köyde kamp yapan belki de ilk gruptuk. Kaleden minaresi görünen camide vakit namazlarını cemaatle kılmaya başladık. Kısa zamanda cami cemaatiyle sıcak bir yakınlığımız oluştu. Daha önce Sarıyer’deki tanıdıklardan ismini aldığımız köy azası Dursun abiyle bazen camide görüşüyorduk, bazen de o, bir ihtiyacımız olup olmadığını sormak için çadırımızı ziyaret ediyordu.

Namazları camide kılmamız etkisini hemen göstermişti. Köylülerin meraklı bakışları gitmiş, yerini gülümseyen bakışlara bırakmıştı. Köyün ilkokul çağındaki kızlı erkekli çocukları kaleye çıkıyor, köylerinin misafir abileri olan bizleri yakından görmeye çalışıyorlardı. Çocukların yaz tatilinde başıboş olduğunu görünce, arkadaşlardan birini onlara Kur’an öğretmek üzere görevlendirdik. Arkadaşımız her sabah köyün sevimli çocuklarına yaklaşık bir saat kadar elifbayı, namaz surelerini ve dini bilgileri talim ettiriyordu. Arada ilahiler ve marşlar söylüyor, kamp alanımızda top oynamalarına dahi müsaade ediyorduk.



İlk geldiğimizde mesafeli davranan köylüler, bir de baktık ki bize, mısır unuyla nar gibi kızarmış bir tepsi hamsi göndermişler. Kamp boyunca mercimek çorbası, menemen ve makarnaya talim eden bizler için bu güzel ikram, cennet taamı gibi gelmişti. Bu ikram sadece hamsiyle de kalmadı. Başka bir gün gelen ev yapımı bir tepsi baklavayı da afiyetle yedik. Gelenler tabak tabak da değil, tepsi tepsi geliyordu. Bu Karadeniz köyü gerçekten mükrimdi. Artık bizleri birer yabancı gibi değil, köylerinin  güzide misafirleri olarak görüyorlardı. Evet,  camide cemaate ve sabahları çocuklara Kur’an öğretmeye tam tekmil devam edilmeliydi!

Kampımız devam ederken köyden, bizimle fotoğraf çektirmeye gelen liseli gençler dahi oluyordu. Bazı günler tepenin hemen arkasında “Büyük Liman” denilen ve kumsalı da olan yerde denize giriyorduk. Akşamları ateşin etrafında sohbet ve muhabbet marşlarla devam ediyordu. Sanki hep birden bir feyz ırmağına dalıyorduk. Farklı bir renk katmıştık köyün hayatına. Kamp süresince arkadaşlarımızla daha sıkı dostluklarımız oluşmuştu. Bu kamp bizler için çok verimli olmuştu. Onun bereketiyle de önümüzdeki yıl fakültelerimizde yeni bir başlangıç yapacaktık.

Bu arada köylüler de bizi kendilerinden birileri gibi sevmişti. Bir akşam onlarla sohbet ediyorduk. Anadolu’dan gelen öğrencilere sahip çıktığımızdan, onların ihtiyaçlarına küçük de olsa bir katkı yaptığımızdan, bunun yeni bir fidana verilen can suyu mesabesinde olduğundan bahsettik. Söz açılıp öğrenciler olarak Kurban Bayramı’nda kurban derisi topladığımıza geldi. Öğrenci evlerimizin, bazı faaliyetlerimizin mali yükünü topladığımız derilerle çözdüğümüzü anlattık. Köylüler bunu duyunca, bu yıl kurban derilerini sizlere verelim diye bize söz verdiler. Bu bizi bir kat daha sevindirmişti.

Bizim için ilk olmasına rağmen çok bereketli bir kamp olmuştu. Bu vesileyle boğaz’ın en ucundaki bu sakin köyde güzel insanlar tanımıştık aynı zamanda.

Kamp bitmiş biz İstanbul’a dönmüştük. Çok geçmedi Kurban Bayramı geldi, her yıl olduğu gibi yine deri toplayacaktık. Hummalı bir şekilde deri toplama işi için hazırlık yapıyorduk. Her kurban geldiğinde, bizim “bayram” dediğimiz, ne kadar deri topladığımız ile ilgiliydi. Öyle ki, uzaktan bir kurban gördüğümüzde bizi hayvanın eti değil, daha çok derisi ilgilendirirdi.  



O yıllarda deri toplamak bütün vakıf ve dernekler için yasaktı; sadece THK’ye toplama yetkisi verilmişti. Vakıf ve derneklerin topladığı deriler yakaladığında el konuyordu. O nedenle biraz da derileri kaptırmamaya özellikle dikkat ederdik. O yaz gününde deri tuzlamak ise ağır bir işkenceye dönüşüyordu. Fırın gibi sıcak bir depoda sabahtan akşama kadar deri tuzlayan rahmetli Celalettin Şencan’ı hiç unutamam.  Ağır koku içinde, elleri tuzdan, yüzü kavurucu sıcaktan kıpkırmızı kesilmiş, tunca kesmiş yüzünden ter aşağı süzülüyordu. O ise hiç yüksünmeden ibadet aşkıyla işine devam ediyordu. Kardeşlerimiz hiçbir çıkarı olmaksızın o ağır deri toplama ve tuzlama işini şevkle yapıyorlardı.

Üst üste birkaç gece uykusuzluğa dayanmak zorundaydık. Ayrıca derileri yakalatmamak için de teslim yerine geceleri götürüyorduk. Yine bir gece yarısı derileri dericiye teslim etmiş, sabaha karşı emanet bir araçla dönüyorduk. Şoför arkadaşımızın yorgunluk ve uykusuzluktan gözleri kapanıp kapanıp açılıyordu. Ben her ihtimale karşı yola bakıp direksiyonu tutuyor, o ise şoför koltuğunda sadece gaza hafifçe dokunuyordu. İki kişi bir arabayı ilginç bir şekilde kullanıyorduk. Bir sonraki gece ise Sanayi Mahallesi taraflarında arkadaşlarımızca toplanıp, bir inşaata depolanmış derileri almaya gittik. Çoğunluk sığır derileri idi ve tuzlandığından iyice su bırakmıştı. İki kişinin dahi zor kaldıracağı ağırlıktaydı ve bir kamyonu dolduracak kadar çoktu. Onları bir hayli yüksek olan damperli kamyonun kasasına atmak maharet ve güç istiyordu. Derileri toplayan öğrencilerle birlikte her bir deriyi ikişer kişi tutarak bir ileri bir geri sallıyor ve o yükseklikteki kasaya güç bela aşırmaya çalışıyorduk. Sırıkla yüksek atlama yapan atletten daha kolay değildi işimiz. Gecenin karanlığında deriyi aşıramadığımızı; kocaman, ağır bir kütlenin tuzlu sularıyla başımıza boca olup altında kaldığımızda anlıyorduk. Bu arada ter topuğumuzdan çıkıyor, kuru kalan yerlerimizi de derilerden akan tuzlu sular ıslatıyordu. Öyle ki, her birimiz birer kokarca gibi kokuyorduk.

Bir defasında da kapalı kamyoneti ağzına kadar derilerle doldurmuş, arkasını brandayla kapatmıştık. Şoför mahallinde yer kalmayınca derilerin üzerinde ve tamamen kapalı bir kamyonette, teslim yerine kadar gitmek zorunda kalmıştım. O sıcağı ve ağır kokuyu hiçbir zaman unutamam. Üzerinize sinen bu kokudan kurtulmanız da hiç kolay olmazdı. Deri toplama işi sona erdiğinde bu kokuyla eve gitmeniz mümkün değildi. Buna da bir çıkış yolu bulmuştuk. Son gece toplanır, deri topladığımız arabalarla denize gider ve üzerimizdeki elbiselerle karanlıkta denize girerdik. Daha önce gece denize girmeyenler için başını suyun içine sokmak, ürperti veren bir duygudur. Kendinizi zifiri bir karanlığın içinde hissedersiniz. O hengâme içinde ilk anda ürperseler de bu duruma çabucak alışırdı arkadaşlarımız.

Birçok insan için, hele de bayramda arzu edilmeyecek olan deri toplama işi böyle ilginç ve neşeli bir finalle son bulurdu. Kurbandan sonra da günlerce maceralı deri toplama işimiz kulaktan kulağa anlatılır dururdu. Her gündeme geldiğinde ilk kez duymuş gibi, ne çok gülerdik o hallerimize… Biz o günleri çok sevmiştik.


   
Bayram bitmiş, biraz geç de olsa Garipçe ’den bize haber ulaşmıştı. Köylüler köylerinde kamp yapan öğrenciler için derileri toplamış, gidip almamızı bekliyorlardı. Bir araba ayarlamamız gerekiyordu ve Garipçe İstanbul’un öteki ucuydu. Ne kadar deri toplandığını bilmiyorduk. O zamanlar arabalı arkadaşlarımız pek azdı. Deri taşıma gibi netameli bir işi de herkese teklif edemezdik. Nasıl olduysa oldu, Hayati Üstün abi geldi aklımıza. Biraz külüstür de olsa nihayetinde trafiğe çıkabilen kırmızı bir arabası vardı. Yolda yürümesine trafik polislerince müsaade edilemeyecek bir araçtı. Bazen durduğunda ise birilerinin itmesi gerektiğini duyardık. Garipçe’den derileri almak için buluştuk. Araba bir hayli eskiydi; bir savaşın yorgun gazisiydi adeta. Yolda zaman zaman teklese de Hayati abinin kaptanlığında hızını bulunca birçok aracı solluyorduk bile. Derileri almaya değil de pürneşe gelin almaya gider gibiydik.
   
İçten gülümseyen  göz bebeklerinin ışıltısı, onun ay gibi yüzüne yansıyordu. Geniş alnı nur gibi parlıyor, insana güven veriyordu. Bense, arabasına deri yükleyeceğimiz için biraz tedirgindim. Onun bu duruşu ve tavrı beni rahatlatmıştı.
   
Nihayet köye girmeden kontrol noktasında ziyaret edeceğimiz kişinin adını verdik, kimlikleri bırakarak köye yöneldik. Tepeden muhteşem bir deniz manzarası belirdi. Fakat biz manzaraya bakacak durumda değildik. Arzumuz, kazasız belasız bir an önce derileri alıp dönmekti. Dik yokuşu indik, sahildeki köye ulaştık. Kamp zamanımızda tanıştığımız Dursun abi ile cami yakınında buluştuk. Deriler tahminimizden fazlaydı ve hemen hemen tamamına yakını sığır derisiydi. Bizim arabamız ise ikide bir durduk yere bozulup, yolda bırakan cinstendi. Derilerin tamamını yükleme ihtimalimiz zor görünüyordu. Rahmetli Hayati abideydi gözüm. O yüzünü hiç ekşitmemiş, bilakis arabasına kurban derisi değil de çeyiz sandığı yüklüyormuşçasına gözleri fıldır fıldır dönüp gülümsüyordu.
   
Bagajı derilerle doldurduk. Poşetteki deriler kalmıştı, onları da arabanın arka koltuk kısmına tıka basa yığdık. Bagajdan derilerin bıraktığı sular dışarı sızmaya başlamıştı. Araba lebalep dolmuş, ancak ikimizin oturabileceği kadar yer kalmıştı. O küçük araba bu kadar deriyi nasıl almıştı, hayret ettim?   
   
Köylülerle vedalaştık, köyün dik yokuşunu bir işi tamamlamanın sevinciyle hızla çıktık. İstanbul’a gelene kadar Hayati abiyle muhabbet ettik, yüzünde en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi görmedim. Yolculuk boyunca sık sık tebessüm ediyor,  simsiyah sakalıyla bıyığı arasından bembeyaz dişleri görünüyordu.
   
Bu güzel ahlak, sahabe ahlakını hatırlatıyordu. Onun sıcak davranışı ve sevecen yüz ifadesini hiçbir zaman unutmayacağım. Zor zamanımızdaki bu fedakârlığının ise ahiret gününde şahidi olacağım.
                                                                                                                                       




Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Hümeyra Kutlu
    24-09-2018

    Çok güzel ve içten bir yazı olmuş Cemal abi. Sizlerin bu çabası bizlere örnek oluyor. Allah razı olsun sizlerden. Rabbim her daim yar ve yardımcınız olsun, hak yoldan ayırmasın inşaAllah.

  • İsmail TÜFEKÇİ
    12-09-2018

    O kampların birinde biz de bulunduk bir kaç yaz günü... Arkadaşlık ve bağlılık açısından çok önemli bu tür organizasyonlar.... Zorlukları birlikte aşmayı öğreniyorsunuz... Yaptığınız her çalışma ruhunuza ve belleğinize yerleşiyor ve kalıcı oluyor.... Aksiyon insanları da böyle çalışmalarla yetişiyor... Bizlere bir ufuk vermesi açısından çok önemli gördüğüm bu kamp olayını fikire ve uygulamaya koyan başta Cemal abi ve diğer tüm abilere, arkadaşlara şükranlarımı bir kez daha iletmek istiyorum... Rabbim, dünya uğraşılarını, Ahiret’te fazilet olarak çıkarsın karşılarına.. İyi ki Cemal Balıbey’i tanımışım.... Orman Fakültesinin bana en büyük katkısı bu olsa gerek...

  • Hasan Bozan
    12-09-2018

    Ağabeyim Yazını heyecanla okudum. Okudukça okul yıllarına haliyle daldım. O günleri özlemle anıyorum. O günlerin içinde sayenizde yüzlerce muhteşem anıların varlığı beni duygulandırıyor. Allah sizden razı olsun. O yıllarda yaşadığımız sevindiğimiz ağladığımız Allah yolunda gayret gösterilen günleri bir daha yaşamak mümkün olmadı. Ancak duygularımızın düşüncelerimizin aynı şekilde devam etmesi ile teselli oluyorum. Rabbim herzaman yar ve yardımcımız olsun

  • Hasan Çakmak
    20-08-2018

    Selamun aleyküm, Cemal Abi Rabbim sizlerden razı olsun. Hayati Üstün, Celalettin Şencan, Akif Babalı... Rabbim hepsine rahmetiyle muamele eylesin. Bizleri gayretlendirecek hatırlatmaların devamını bekliyoruz. Kalemine yüreğine sağlık ... Selam ve dua ile.

  • Ayhan Kahraman
    20-08-2018

    Allah razı olsun Cemal Abi... Çok güzel bir yazı yazmış, daha doğrusu gönlünden döktürmüşsun... Harika akıcı bir yazma tarzınız var, insanı hemen çekiyor. Yazınız, beni de Çanakkalede Orman fakulteli abilerle yaptığımız İstanbul İHL kampına götürdü hemen. Unutulmaz günler yaşamıştık. Allah sizlerden razı olsun. Rabbim emeklerinizi zayi etmesin, kat kat karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette versin insaallah.

  • Nurullah ÖZTÜRK
    18-08-2018

    Mağara kapıları yüzümüze kapandığında, kapıların açılması için anlatacak “hikayelerimizin” olması lazım. Ne mutlu anlatacak hikayesi olanlara... Rabbim onlardan razı olsun. Elbette “Kırk geceden sonra kırk milyon sabah”ı görecekler olacaktır... İyi ki paylaşmışsınız bu hatırayı Cemal ağabey. O günleri unutursak, bu günleri anlayamayız ve şükrü hakkıyla eda edemeyiz... Aydınlık Gergin uykulardan, kör gecelerden Bir sabah gelecek kardan aydınlık. Sonra düğüm, düğüm bilmecelerden Bir sabah gelecek kardan aydınlık ... Gökten yağmur yağmur yağacak renkler Daha hoş kokacak, otlar,çiçekler Ardından bitmeyen mutlu gerçekler Bir sabah gelecek kardan aydınlık. A. Karakoç

  • Saliha Zeynep
    18-08-2018

    Selamünaleyküm Cemal abi "Garipçe" adlı yazınızı okudum. Bir cümleyi okurken gözüm bir alttaki cümleye heyecanla kaydı. Acaba diğer cümlede ne anlatılacak, yazının devamında neler olacak derken bir solukta okuyuvermişim. Maşallah abi kaleminiz çok akıcı. Bir solukta okunulan her solukta yaşanılması gereken bir yazı olmuş. Gıpta ettim doğrusu. Yaşadıklarınız gençlerin zihin inşalarından birer tuğla gibi üst üste gelerek bizlere biçim veriyor. Allah razı olsun sizlerden.

  • Selçuk idrisoğlu
    18-08-2018

    Maşallah ağabey. Rabbim sizlerden razı olsun. Vefat eden ağabeylerimize rahmet olsun. Sizler çok büyük hayırların başlatıcısı oldunuz. O hayırlar devam ettiği sürece sizlere sevabından doğan ecirleri yazılacaktır inşallah. Mesele o günkü şartlarda bu hayırları yapmaktı ve siz yaptınız. Şimdi bu işler çok daha kolay lakin nerede istek, nerede samimiyet... Rabbim şimdinin yaşayanlarını rahatlıkla, imkanların bolluğuyla imtihan ediyor gibi...

  • Haktan ELBİR
    17-08-2018

    Rabbim bu emeklerinizin karşılığını iki cihanda da almanızı nasip eyler inşallah

  • Ormancı ömer
    17-08-2018

    Allah razı olsun cemal abi emeğiniz neşeniz uslübunuz her darvanışınız biz gençlere emsal olacak nitelikte.. inanın bizler bu günlerde bunca nimete rağmen hiç bir bayramda sizin yaşadığınız o hazzı o hissi o mutluluğu yaşayamıyoruz..=( Rabbim bizlere de sizdeki samimiyetin zekatını ihsan eyler inşAllah..