Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

ADLANDIRMA KRİZİ

Kamil ERGENÇ

21-09-2013

ADLANDIRMA KRİZİ
Allah’ın Âdemoğluna en büyük ikramlarından biri hiç şüphesiz isim verme/adlandırma yeteneğidir. İnsanın ilk prototipi olan Âdem (a.s) bütün isimler/esma öğretilerek yeryüzü sahnesine gönderilmişti. Âdem (a.s), Allahtan öğrendiği isimler doğrultusunda hayatını tanzim etti. Âdem’in (a.s) bağışlanması, Allah’tan öğrendiği isimler vesilesiyle oldu. Adem (a.s), aynı zamanda, varlıkları/eşyayı/olayları/olguları isimlendirme yeteneği ile de donatıldığı için meleklerden üstün kılındı. Meleklerin Âdem hakkındaki zanlarının yersizliği onun rabbinden öğrendiği isimleri söylemesiyle belirginleşmiştir.
 
İlahi rehberlik, insanın dünya sürgünü başladığından beri isimlendirme noktasında sürekli olarak kılavuzluk yapmıştır. Hatta insanlık tarihindeki krizlerin en başat faktörü isimlendirme nedeniyle çıkmıştır dersek herhalde abartmış olmayız. Örneğin müşrik zihin yapısının, sayıları oldukça fazla olan putlarını birer ‘’kurbiyyet/yakınlaşma’’ nesnesi olarak adlandırmasının, Kitab-ı Kerim’deki karşılığının şirk olması, isimlendirmenin ne kadar önemli olduğunun işaretidir. İsimlendirme düşünsel çerçeve oluşturmanın ilk ve en önemli adımıdır.
 
İnsanın hayatı, şahitlik ettiği süreçleri adlandırma şekline göre anlam kazanır ya da kaybeder. İnsanın karşısına çıkan olayları ve olguları isimlendirme şekli, onun nasıl bir hakikat dünyasına yaslandığının bir göstergesidir. Yani insan kendisini yasladığı tarihi, kültürel, dini v.b zeminlere göre adlandırmalarda bulunur. Dolayısıyla insanın adlandırma şekli yaslanılan bir hakikat zemininden bağımsız değildir.
 
İnsan isimlendiremediği olayların veya olguların nesnesidir. Modernite denilen ideoloji, insanın isimlendirme özelliğini dumura uğrattığı ve modern insan, yaşadığı süreci adlandırma yeteneğini kaybettiği için, hayatını nesne olarak devam ettirmektedir. Modern insanın yaşadığı süreçler kendisinin dahli olmadan adlandırılmakta ve modern insan bu adlandırmalar çerçevesinde olay ve olguları değerlendirme mecburiyetinde kalmaktadır. İnsanın, dünya sürgünü başlayalı beri içine düştüğü en büyük kriz, kanaatimizce, modernitenin ortaya çıkardığı bu nesneleşme krizidir.
 
Öznesi olmadığımız bir dünyanın ürettikleri ve adlandırdıkları çerçevesinde yaşamak ve konuşmak zorunda bırakılıyoruz. Gündemlerimizi kendi referans kaynaklarımızdan hareketle oluşturamadığımız için, aktüalite bataklığı içerisinde, adlandırılmış olaylar üzerinde değerlendirmeler yapıyoruz. İlahi bir bağış olan isim verme özelliğimizi enformatik ayartıcıların insafına bırakıyoruz. İçinde yaşadığımız dünyayı/hayatı/anı kendi kavramlar dünyamızdan hareketle tanımlayamıyoruz. Tanımlayamadığımız her olgu ve olayın esiri oluyoruz.
 
Bilginin küreselleşmesiyle birlikte yaşanan enformatik ayartma süreçlerine karşı kırılgan bir zeminimizin olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Enformatik İğva’ya  karşı nasıl sahih bir duruş sergileyeceğimiz hususunda henüz sağlıklı değerlendirmeler yapabilecek durumda değiliz. Müslümanların birbirleriyle olan ilişkilerinde dahi ayartıcı enformasyonun belirleyici olduğuna şahit olabiliyoruz. Modernitenin, “bugün dünden her zaman daha iyidir” anlayışı nedeniyle geçmişe yönelik düşmanca tutum alabiliyoruz. Verili olanlar mutlaklaştırıldığı için, asla, esaslı sorgulamalar yapamıyoruz.
 
Bugün Müslümanlar kendi meselelerini dahi enformatik ayartıcıların olanakları ölçüsünde değerlendirmek zorunda kalıyorlar. Müslümanların kendi aralarında sağlam ve sağlıklı bir bilgi ve haber ağı bulunmadığı için her türlü ayartıcılığın nesnesi olabiliyoruz. Kendi coğrafyamızdaki meseleleri, farkında olmadan, emperyal yönlendirmeler çerçevesinde tartışıyoruz. Meselelerimizi rabbani ilke ve prensipler ışığında değil, “Uzman’’ sıfatlı kişilerin adlandırmalarını referans alarak konuşuyoruz. Reel politik dil, mü’min duyarlılığın önüne geçebiliyor.
 
Tunus’la başlayan ve istikbarın en sefil şekilde devam ettiği birçok beldeye sıçrayan olayları adlandıramadığımız için sağlıklı değerlendirmeler yapamadık. Bu hareketler, bizim dışımızda, “Arap Baharı” olarak adlandırıldığı için, değerlendirmelerimiz hep bu adlandırma çerçevesinde oldu. Adlandırmayı yapamadığımız için nesneleştik ve olayları hakiki düzleminde tartışamadık. “Bahar” tanımının ilk olarak 20. yüzyılın ikinci yarısında “Prag Baharı” adlandırmasıyla Çekoslovakya’nın liberalleşme süreci için kullanıldığı gerçeğini hatırladığımızda, nasıl bir değerlendirme zeminine çekildiğimiz daha iyi anlaşılabilir.
 
Vaktiyle SSCB hinterlandında kalan ülkelerde, şiddetsiz eylemler yoluyla iktidarı değiştirme çabasının ürünü olan bu “Bahar” adlandırması, yıllardır ceberut/zalim idareciler altında ezilen, horlanan, ötekileştirilen Müslüman halkların başlattığı “kıyamlar” için de kullanıldığından, yaptığımız değerlendirmeler kısır kalıyor. Bu hareketlilikler için İslami literatürden kavramlar bulmak yerine, liberal/demokratik  “Arap Baharı” adlandırması, mücadele zeminimizi muğlâklaştırıyor.
 
Müslümanlar, bugün yaşanan olayları adlandırma noktasında özneleşemedikleri için Suriye’de ve diğer halkı Müslüman beldelerde yaşananların intifada mı? Kıyam mı? Demokrasi mücadelesi mi? Özgürlük arayışı mı? v.s.olduğu hususunda mutabakat sağlanabilmiş değildir. Müslümanların ilmi bir otoritesinin olmayışı, bu adlandırma krizinin en önemli sebeplerinden biridir. Bazılarımızın meseleyi zihninde netleştirmesi önemlidir; fakat genel anlamda böyle bir krizin olduğu gerçeği inkâr edilemez.
 
Adlandırma krizinin Türkiye’ye has en önemli göstergesi de yıllarca ulus devletin toplumu homojenleştirme projesi neticesinde ortaya çıkan durumu “Kürt Sorunu” olarak adlandırmaktır. Bu adlandırmanın ne kadar çirkin ve bayağı bir adlandırma olduğunu Kur’an’la muhatap olan her Müslümanın ifade etmesi gerekirdi. Fakat verili olarak bize sunulan bu adlandırmanın nesnesi olduğumuz için, değerlendirmelerimiz bu çerçevenin ötesine geçemedi. Bu adlandırmayı kabul ettiğiniz anda, nesneleşmiş ve ulus devlet “bela”sının istediği mecraya girmiş oluyorsunuz.
 
Allah’ın bir ayeti olarak insanlığa bahşettiği farklı ırk, renk, etnisitenin “sorun” kavramıyla yan yana getirilmesi kadar sefil bir ifadelendirme olamaz. İnsanın iradesi haricinde kendisine lutf edilen bu bağışın, Allah’ın (c.c) onun için seçtiği kimlik olduğu hakikatini bilen hiçbir Müslüman “Kürt” ve “Sorun” kavramını yan yana getirecek bir bayağılığın içine düş(e)mez. Ulus devlet “bela”sının homojen toplum oluşturma çabasının bir neticesi olarak ortaya çıkan bu durum, hiçbir yönüyle kabul edilebilir değildir. İlahi bir ikram olan etnik kimliği “sorun” kavramıyla yan yana getirmek, en hafif deyimiyle Kadir-i Mutlak olanın iradesine karşı saygısızlık etmek demektir.
 
Mü’min kimliğimiz, İslam’ın mukaddesatları doğrultusunda bir hayatı pratikleştirmeyi gerekli kılar. Mü’min kişi, herhangi bir etnisite, ırk, kültür ya da coğrafyanın adamı değil, aziz İslam’ın adamı olmakla mükelleftir. Etnisite, ırk, kültür ve coğrafya, herhangi bir dahlimiz olmadan, ilahi iradenin bizim için seçtiği bağışlardır. Bu bağışlar bir ayrışma unsuru değil, muarefe nesnesi olabilir. Mü’min için kutsal/mukaddes/aziz olan ulus devletlerin çizdiği sınırlar değil, Allah’ın çizdiği sınırlardır. Mü’min için itibar kaynağı olan ulus devletin sembolleri/nişaneleri/rütbeleri/ikramları değil, şanı yüce rabbimizin lütuf/ihsan ve bağışlarıdır. Vesselam…
 
Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com
 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • yaşar sume
    21-09-2013

    üstadım yazılarındaki durumtesbitinden yolaçıkarak yapaygündemlerden sıyrılıp hembireysel hemde kurumsal olarak enerjimizi vahyinbize sundugu bakara al-imran nisa maide üzerinden okuma anlama ve yaşama çabasını elealmalıtahrif olmuş din algısını yeniden inşave imaredebilme gayreti içerisinde olmalı buyöndede bikaçyazı elealır sahih kavramlarla esaslı gündemlerimizi oluşturabiliriz vesselam