Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-1

Kamil ERGENÇ

03-12-2013

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-1
20.yüzyıl, Modern Dünya’nın yeniden şekillendirilmesinde çok önemli bir dönem olma özelliği gösterir. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman imparatorluğu bu dönemde tarihe karışmıştır. Uzun ömürleriyle bu yapıların dünyada işgal ettikleri yer, o güne kadar farklı yaşam tarzlarının belirginlik kazandığı ve bu yaşam tarzlarının özgünlüğünü korudukları mekânların da işareti sayılıyordu. Birden fazla imparatorluğun ve dolayısıyla birden fazla hayat tarzının/kutubun kendi özgünlüğü içerisinde devam etmesi, aydınlanma felsefesinin kaynaklık ettiği modern düşüncenin homojenleştirici doğasına aykırı olduğundan, yenidünya düzeni büyük felaketler aracılığıyla yeni sistemini kurmaya çabaladı. Çünkü her imparatorluk farklı bir kültürel dinamizmi bünyesinde barındırıyordu.
 
2.dünya savaşı Yeni Dünya Düzeni’nin kavileşmesi için atılmış ikinci büyük adım oldu. Dünya’nın ABD ve SSCB gibi güç odakları arasında nüfuz bölgelerine ayrılması, bu sürecin akabinde, Yalta Buluşması’nda gerçekleşti. Her ne kadar soğuk savaş olarak adlandırılan ve 1990’lara kadar sür(dürül)en bir süreçten bahsedilse de, komünizm ve kapitalizm hiçbir zaman birbirlerine düşman olmadılar. Hatta birbirlerini beslediklerinden ve kapitalist dünyayı temsil edenlerin komünist tehditten kurtulmak için, kurtarıcı rolünü üstlendikleri ve dünyanın iki tercih arasında bırakılarak tabiri caizse ölümü gösterip sıtmaya razı etme durumundan bahsedilebilirdi.
 
Sermayenin merkezileşmesi ve dünyanın şirket devletler eliyle yönetilmesi esasına istinaden 20.yüzyılın ikinci yarısı dünyayı homojenleştirme süreçleriyle geçti. Batı tarzı üretim-tüketim anlayışını kabul etmeyen, kendi özgünlüğünü ve bu özgünlüğüne kaynaklık eden tarihsel mirasını korumak isteyen bütün devletler, bir şekilde, sisteme entegre edildi. Entegre olmak istemeyenler ya cebren-Almanya ve Japonya örneğinde olduğu gibi- ya da dâhili unsurlar eliyle sömürgeleştirme yöntemiyle-Türkiye, Afganistan ve devrim öncesi İran gibi- sistem içine çekildi.
 
İran 1979’da bu kuşatmayı kendi özgünlüğü ve İslami referanslarıyla kırmayı başardı. Ancak Batı dünyası İran’dan bu devrimin intikamını almak için bütün gücüyle saldırdı. Sonunda İran, basiretsiz idarecileri eliyle devrim çizgisinden Safevi çizgiye doğru evrilmek suretiyle ulus devlet kimliğini barizleştirdi. Afganistan, küresel istikbar tarafından SSCB’nin dağıtılması için bir üs olarak kullanıldı ve bugün islamofobik enformasyonun üssü olarak yine aynı müstekbirler tarafından kullanılmaya devam ediyor. Türkiye ise tarihi mirası ve modernlik arasında sıkışarak ne doğulu ne batılı olabilen ve kimlik kargaşası yaşayan bir devlet haline getirildi.
 
Kapitalizm, Naomi Klain’in ifadesiyle, bütün savaşları sermayenin merkezileşmesi ve batılı şirket devletlerin güçlenmesine matuf olarak kullandı. Hatta 1. ve 2. dünya savaşında olduğu gibi, kapitalizm tıkandığı durumlarda savaşlar üretmek suretiyle ömrünü uzatma ve dünyayı homojenleştirme yoluna gitti. Sermaye o kadar merkezileşti ki FED’in tahvil ihalesi neredeyse bütün dünyayı ilgilendirir oldu.
 
Türkiye, adı geçen bu süreçlerde tercihini daima Batıdan yana kullanmak mecburiyetinde kaldı. Bu tercihinde hiç şüphesiz Rusya faktörü önemli rol oynadı. Rusya’nın Stalin döneminde ki emelleri, özellikle boğazlar üzerinde hak iddia etmesi, Türkiye’yi güçlü bir müttefik arayışına itti. Nitekim düşman! SSCB, Türkiye’nin Batı’nın kucağına oturması için önemli bir gerekçe oldu ve Kore savaşına asker göndermek suretiyle sadakatini sergileyen Türkiye 1948’de NATO paktına alındı.
 
Aslında yapılan, nüfuz bölgeleri paylaşımında ABD şemsiyesi altında kalan Türkiye’yi NATO’ya icbar etmekti. Dışarıdan bakıldığında düşman olarak tanımlanan SSCB, kendisini ancak bir düşman üzerinden tanımlayabilen Batı medeniyetinin ürettiği bir “öcü”ydü. Çünkü ABD nezdinde Kapitalizmin bir düşmana ihtiyacı vardı ve düşman üretildi. Bu öcü sayesinde dünya yıllarca Soğuk Savaş dolması yutmak zorunda. Aslında yapılmaya çalışılan Fukuyama’ya “tarihin sonu” tezini hazırlayacak malzeme sunmaktan ve demokratik/liberal değerlerin insanlığın son kalesi olduğu fikriyatını dünya insanlığına zerk etmekten ibaretti. 
 
Asırlarca İslam’la yoğrulmuş bu coğrafyada yaşanan kırılmalar sadece savaşlarla olmadı. Bölgenin sömürgeleştirilemeyen üç devletinden biri olan Türkiye, diğer ikisi İran ve Afganistan, dâhili unsurlar eliyle İslami kimliğini terk etmeye ve yerine batı kimliğini kabullenmeye zorlandı. Cumhuriyetin ilanından sonra inkılaplar adı altında yapılan uygulamalar aslında geçmişin bütün izlerinin silinmesi ve zihinlerin formatlanmasına matuf hareketlerdi. Özellikle dil alanında yapılanlar, mazinin hatırlanmasının dahi önüne geçecek dehşetli uygulamalardı. Halk kendisini kurtaranlarca maruz bırakıldığı bu zihin formatlama işlemlerinden kendi imkânlarınca korunmaya çabaladı. Ancak bu tavırları bile en dehşetli baskılarla sindirildi.
 
Uzunca bir süre yer altı olarak tabir edilebilecek yöntemlerle İslami kimliklerini canlı tutmaya çabalayan Müslüman halk, Türkiye’nin çok partili hayata icbar edilmesi neticesinde kurtarıcılarından kurtulma refleksi göstererek bir nebze de olsa nefes almayı çalıştı. Bu dönemde Said Nursi, Süleyman Hilmi Tunahan gibi âlim/mütefekkir zatların, sebilürreşat/sırat-ı mustakim gibi dergilerin İslami hassasiyetleri canlı tutma adına yaptıkları oldukça önemlidir. Ancak laik/seküler hayat tarzı elbisesini bu ülke insanına zorla giydirmeye kararlı olanlar hayatın her alanında İslam’ın izlerini silme girişimlerini sürdürdüler.
 
27 Mayıs Darbesi, çok partili hayatla İslami kimliğini izhar etme kararlılığı gösteren halkın sindirilmesi için yapılmış ve şimdiye kadarki tüm darbelere örneklik teşkil eden bir darbe olma özelliği taşır. Bu darbeyi küresel bağlamından soyutlayarak değerlendirmek şüphesiz doğru olmaz. Menderes’in son zamanlarda ABD politikasından çıkma denemeleri ömrünün kısalmasında! etkili olmuş olabilir. Ancak İslam’ın yeniden hayat sahasına çıkma girişiminin engellenmesi açısından 27 Mayıs Darbesi’nin tahribatı büyüktür. Bu darbeden sonra askeri okullara lise talebelerinin alınması yasaklanmış ve ordu -ki İstiklal Marşı kahraman ordumuza diye başlar- ile halk arasındaki mesafe açılmıştır.
 
Osmanlıdan tevarüs edilen geleneksel İslami model Cumhuriyet idaresi altında çeşitli kırılmalarla devam etse de sonunda bu geleneksel İslami form dahi sistemin elit kurucuları tarafından kabul edil(e)memiştir. Ancak küresel sistemin lordlarının çok partili hayata geçişi zorlamaları ve akabinde Sovyet Bloku’ndan gelen Kızıl Tehdide karşın İslami hassasiyetleri yeniden canlandırma amaçlı projeler doğrultusunda ülke içerisinde bazı açılımlar gerçekleştirilmiştir. Yüksek İslam enstitüleri ve İmam Hatip okullarının İsmet İnönü zamanında açılması tam da bu süreci ifade eder. Dünyaya yeni şeklini vermeye çalışanlar yeraltında/illegal ve kontrolsüz olarak yapılan çalışmaların yerine, devletin kontrolünde daha şeffaf ve komünist tehlikeye karşı koyabilecek bir çalışmanın kendi çıkarları için daha uygun olduğuna karar vermişlerdi.
 
Tamamen konjonktürel gerekçelerle açılan İHL ve Yüksek İslam Enstitüleri aynı zamanda devletin istediği tarzda bir İslam algısının oluşturulması için de kullanılmaya çalışıldı. Zaten bu tür yerlere aç olan halk, çocuklarını bu okullarda eğitim alması amacıyla büyük çaba gösterdi. Ancak imam hatip okulları, kurucularının istediği işlevi görmek yerine Anadolu’daki Müslüman halkın çocuklarının merkeze doğru taşınmasında ciddi bir işlev gördü. Öyle ki devlet daha sonra kendi elleriyle kurduğu bu okulları kapatmak zorunda kalacaktı.
 
Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com
 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!