Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-3

Kamil ERGENÇ

23-12-2013

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-3
Seyyit Kutub’un modern değerler sistemiyle cahiliye dönemi arasında paralellikler görmesine rağmen, moderniteyi/bugünü daha karmaşık olarak adlandırması “din dilini’’ güncelleme ve millici/sağcı argümanlarından kurtulma çabası içerisinde olan 1970’li yılların Türkiye Müslümanları için oldukça önemlidir. Bundan sonradır ki, Mısır ve Türkiye’nin de içinde bulunduğu diğer İslam beldelerinde modern değerler sisteminin sorgulanması ve Kur’ani kavramların güncellenmesi süreci başlamıştır. Tevhid, şirk, tuğyan, mustazaf, müstekbir gibi kavramların 20.y üzyılın idrakine sunulduğu bu dönem, Türkiye İslamcılığı açısından 1990’lı yılların sonuna kadar sürecek bir olgunlaşma sürecini de beraberinde getirecektir. Artık 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar devam eden “batının tekniğini alıp ahlakını almama” düşüncesi, Batı’nın yekpare olarak sorgulanması gerektiği noktasına evrilmiştir.
 
Kutub’un, Kur’an’ın 7.asır Arap yarımadasını sosyal, siyasal ve ideolojik olarak değiştirdiğini söyleyerek 1950 ve 1960’lar da sistematiğini Kur’an merkezli olarak, metafizik ve teolojik doktrin, cemiyet veya ümmet ve hukuki/sosyal düzenleme ve davranışlar olarak teşekkül ettirmesi, İslam’ın donukluktan kurtarılması noktasında Türkiyeli Müslümanlar açısından ciddi ufuklar açmıştır. İslam da sosyal adalet isimli kitabıyla içinde yaşadığı toplumun sosyal ve ekonomik sorunlarına dikkat çeken Kutup, “karınları boş olanların yüksek sesli vaatleri dinleyemeyeceğini” ifade ederek, sağlam bir ekonomik yapısı olmayan ve  çoğunluğun azınlık tarafından sömürüldüğü toplumların sosyal adaleti sağlayamayacağına vurgu yapar ve her Müslüman şahsiyetin içinde yaşadığı toplumda bu bilinçle hareket etmesini savunur. Kutub’un bu bakış açısı, önemli bir “dönemsel okuma’’ olma özelliği taşır.
 
Türkiye İslamcılığını etkileyen önemli unsurlardan biride 1979 İran İslam devrimidir. İran devrimi tüm Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de oldukça büyük bir yankı uyandırmıştır. 150 yıldır pasif/edilgen durumdaki İslam dünyası, İran devrimiyle birlikte İslam’ın 20. yüzyılda yeniden tarih sahnesine çıkışına şahit olmuş ve Müslümanlar kendilerine olan güvenlerini tazelemişlerdir. İran’ın küresel istikbara rağmen gerçekleştirdiği bu devrim, Türkiye Müslümanlarının bu coğrafyaya olan ilgilerini arttırmış ve İran ilim ve akademi çevrelerinden yapılan çeviriler sayesinde Türkiyeli Müslümanlar devrimin teorik ve pratik önderlerini tanıma imkânı bulmuşlardır.
 
Bugün dahi İran gençliği tarafından da “devrimin öğretmeni’’ olarak anılan Ali Şeriati’nin eserlerinin yanında Murtaza Mutahhari, M.Hüseyin Beheşti, Mustafa Çamran, Allame Tabatabai gibi âlim/mütefekkir şahsiyetlerin eserleri Türkçeye tercüme edilerek devrimin teorik ve pratik önderleri tanınmaya başlanmıştır.
 
Özellikle Ali Şeriati’nin Batı dünyasına olan vukufiyeti yanında İslami dili “ideolojik formda” kullanıyor oluşu, Türkiyeli İslamcıların dikkatini çekmiştir. Ancak bu süreçte Türkiye’de İran devriminin tesirini azaltmak ve/veya yok etmek için yerel/kültürel dinamikler harekete geçirilmiş ve sağ/milli/mezhebi argümanlar üzerinden karalama kampanyaları bayraklaştırılarak Şeriati ve İran devrimi itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır.
 
Devrimin hemen ardından Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesi, Dünya’da ise Afgan-Sovyet savaşı üretilerek Dünya Müslümanlarının dikkati başka yerlere çekilmeye çalışılmış ve İran-Irak savaşıyla devrim daha beşikte boğulmak istenmiştir. Devrimin özelde Türkiye genelde Dünya Müslümanlarının silkinmesinde önemli olmasının yanında özellikle Türkiye’de, İran Devrimi sonrası yapılan değerlendirme hatalarını da zikretmek durumundayız. Devrimi İran’ın kendine özgülüğü, Şiiliğin devrimdeki rolü, ulemanın tavrı ve İran tarihi/kültürel dinamikleri göz ardı edilerek Türkiye’yi bir İran gibi değerlendiren yaklaşımlar, maalesef yerel dinamiklerle ciddi çatışmaları da beraberinde getirmiştir. Bu durum bir önceki yazımızda işaret etmeye çalıştığımız “Yerel Hareket Fıkhının’’ olmayışından kaynaklanmaktadır.
 
İran devrimi sürecinde mürettep Afgan-Sovyet savaşı, aslında devrimle heyecanlanan ve özgüveni yerine gelen Sünni Dünya Müslümanlarının enerjilerini yok edecek bir havza olma özelliği taşır. Sadece Türkiye’den değil bütün bir İslam dünyasından gençler Afgan-Sovyet savaşına kanalize edilerek ki bizzat CIA eliyle oluşturulan algı bunun en güzel örneğidir, çok ciddi bir potansiyel ortadan kaldırılmıştır. Küresel istikbarın Dünyayı homojenleştirme çabasının bir sonucu olarak ve Sovyetlere bir Vietnam yaşatmak için İslamcılarla yaptığı işbirliği, İslam dünyasının en genç ve verimli potansiyelinin bu coğrafyada tükenmesinin önünü açmıştır.
 
Bugünün aklı ve bilgisiyle yaptığımız bu değerlendirmenin dönemi idrak eden Türkiye ve Dünya Müslümanlarınca yapılamamış olmasını bir itham olarak değil durum tespiti olması açısından ifade ettiğimizi belirtmek isteriz. Ancak Afgan-Sovyet savaşının mahiyeti dönemi itibariyle iyi analiz edil(e)memiştir. Bu savaşın Sovyetlere bir Vietnam yaşatmak ve son kertede Sovyet İmparatorluğu’nun dağılmasının önünü açmak üzere planlandığı ve kasten çıkarıldığı gerçeği o gün fark edilememiştir. Nitekim adı geçen dönemde ABD başkanı Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanlığı’nı yürüten Zibignev Brzezinski 1998’de Paris’te verdiği bir röportajda; “Sovyetlerin Afganistan’a müdahale etme imkânlarını arttırdıklarını, yani Sovyetleri kışkırttıklarını; öte yandan, aynı taktikle, Sovyet müdahalesinden altı ay önce Kabildeki Sovyet yanlısı hükümet karşıtlarına yardım ettiklerini bizzat itiraf etmiştir.
 
Tüm bu yaşananlar yerel hareket fıkhının önemini bir kez daha gündeme getirmiştir. Türkiye İslamcılığının bundan sonra alacağı yolda belki de en önemli husus yerel hareket fıkhını oluşturmak olacaktır. Ancak bu yerel hareket fıkhı anlayışının 80 ve 90’lar boyunca tam manasıyla geliştiğini söylemek zordur. 12 Eylül öncesinde sağ-sol adı altında üretilen çatışmalar ciddi enerji kaybına neden olmuş, yerel hareket fıkhının geliştirilmesi için harcanması gereken düşünsel çabaların yerine, mürettep oyunlarda çatışma eksenli varoluş mücadeleleri verilmiştir.
 
Oluşturulamayan Yerel Hareket Fıkhı ve güncellen(e)meyen İslamcı dil, 2000’ler ve sonrasında Türkiye İslamcılığı açısından ciddi krizler oluşturacaktır. İleriki yazılarda değinmeye çalışacağımız bu krizler nedeniyle yer yer anakronik tarihsel değerlendirmeler yapmanın yanında, ciddi arazlarla malul “dönem okumaları” nedeniyle zamanın şahidi olma ilkesi zafiyete uğrayacaktır.
 
İster yakın isterse uzak tarihi değerlendirmeler de olsun gözetilmesi gereken temel ilkeler ki bu ilkelerden birincisi geçmişi kendi sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel, sosyo-politik koşulları ile yerel ve küresel koşulları içerisinde değerlendirmek; ikincisi ise bugünü geçmişin dili ve aklıyla değerlendirmemektir, 2000 sonrası süreçte ihmal edilmiştir. Her düşüncenin ortaya çıktığı tarihi, siyasi, politik v.b unsurların izlerini taşıyacağı ve ancak bu unsurlar göz önünde bulundurularak yapılacak değerlendirmelerin bir anlam ifade edeceği gerçeği göz ardı edildiğinden, Türkiye ve Dünya üzerindeki gelişmeler sağlıklı analiz edilememiş; 1970-90’lı yıllar arasında oluşturulan retorik devam ettirilmeye çalışılmıştır. Seyyit Kutup, Ali Şeraiti ve M.Bin Nebi gibi alim/mütefekkirlerin miras bıraktığı modernite eleştirileri, siyasal tavır alış ve evrensel İslami dil, 2000’li yıllarda güncellen(e)memiştir. 2000 sonrası yaşananlar geçmişin diliyle anlamlandırılmaya çalışıldığı için “dil intibaksızlığı” ve “palyatif çözümler” meydana gelmiş; politik ve aktüel dil İslamcı dili zafiyete uğratmıştır.
 
Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com
 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!