Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-4

Kamil ERGENÇ

12-04-2014

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-4
1990 yılların İslamcı birikimi özellikle dönem dergileri üzerinden etüt edildiğinde oldukça verimli olduğu söylenebilir. Din-devlet ilişkisinin tartışıldığı, modern hayatın getirdiklerine karşı sorgulamaların yapıldığı bu dönemin ciddi bir entelektüel havza olduğu söylenebilir. Verili olanı sorgulayan ve inkılabi bir duruşu temsil eden bu bakış kendi içinde dinamizmini de devam ettirebiliyordu. Refah Partisi’nin iktidarı döneminde bile politik dile angaje olmamaya özen gösteren bu bağımsız İslamcı duruş, 2000 sonrası AK Partinin kuruluşuyla birlikte politik dilin sığlığına doğru evrilmeye başladı.
 
Tam bu noktada “Dil intibaksızlığı” meselesi üzerinde hassasiyetle durmak gerekiyor. Zira düşünce dille aktarılır. Düşünceyi ifade edecek dil imkânlarından yoksun olmak, ne kadar kıymetli olursa olsun, düşüncenin bir karşılık bulmasının önüne geçer.
 
İslamcılığın 2000’li yıllara geldiğinde yaşamaya başladığı dil problemi aktüel ve politik dile angaje olma tehlikesini doğurmuştur. Aktüel dilin sığlığı ile politik dilin ötekileştiriciliği İslamcılık mefkûresinin ulvi ideallerini içeriksizleştirmiştir. Ayrıca politik dilin Türkiye sathındaki serencamına bakıldığında, ötekileştiriciliğinin yanında pragmatist, konjonktürel, stratejik ve reel politik oluşu kendisiyle izdivaca giren İslamcı dili de –AK Parti aracılığıyla-hikemi ve irfani içeriğinden soyutlayarak yerine muhafazakâr unsurların karışmasını sağlamıştır.
 
20. yüzyılın kendine ait siyasal ve toplumsal koşullarında üretilmiş olan ve ekseriyetle reaksiyonerlik -özellikle komünizm karşıtlığı- barındıran İslamcı dilin soğuk savaş hikayesinin sona ermesinden sonra, yani modern hayat tarzının ve neo-liberal tarzın dünyamızı çepeçevre kuşattığı bir vasatta kendisini güncelleyememesi muhafazakarlaşma sürecini daha da kavileştirmiştir. Modern dönemin her şeyi flulaştıran/belirsizleştiren ve yapı bozumuna uğratan retoriği karşısında; ihya, inşa, ıslah ve inkılap eksenli bir dile sahip olan İslamcılık bu ulvi değerlerini 2000’ler Türkiye’sinin efkârı umumisine sunamamıştır. Bu kısırlık nedeniyle AK Parti özelinde gelişen popülist politik dil, zamanla İslamcıları kuşatmış ve muhafazakâr unsurlar İslamcı değerlerle yer değiştirmeye başlamıştır.
 
Muhafazakarlığın kendisini daha çok kutsal ve şanlı tarih algısı üzerine bina etmesi ve bu tarihin medeniyet boyutunun aşılamazlığına olan inancıyla sürekli geçmişe dönük düşünmesi, her ne kadar tarihin -özellikle Osmanlı’nın- ve ortaya konan medeniyetin arka planında İslami bir renk var ise de, bugünü kuşatacak bir İslami mefkurenin bu kutsal ve şanlı tarih üzerinden üretilemeyeceği gerçeği 2000’li yılları müşahede eden İslamcılar tarafından fark edilemedi. Oysaki İslamcılığın ortaya çıktığı vasat, 19.yüzyıl, dikkate alındığında tam da bu kutsal ve şanlı tarihteki düşünsel durağanlığa, daha doğrusu 1492’den beri cari olan zihinsel atalete dikkat çekilmeye çalışılmakta; geleneksel şifahi ve işraki din algısının eleştirildiğine şahit olunmaktadır.
 
28 Şubat süreciyle birlikte Jakoben Kemalist yöntemlerle toplumu modernleştirme çabalarının yeniden neşv-ü nema bulmasının önü açılmışken bu sürecin akabinde siyasal hayatta yaşanan handikapların devletin mevcudiyet ve meşruiyet krizine dönüşmesi artık klasik Kemalist retorikle devam edilemeyeceğinin işareti sayıldı. Geleneksel İslami renklerin dahi kamu hayatı dışına itilmesi üzerine kurulu bir modernleştirmeyi önceleyen  Jakoben Kemalizm, 21.yüzyılın dilini okuyamadığından meydandan gönülsüzce de olsa çekilmek zorunda kaldı. 28 Şubat süreci, gerek Kemalistlerin gerekse de muhafazakârların Türkiye’nin modernleşme serüveninde oynadığı rolü bir kez daha düşünmemize yol açtı.
 
Osmanlı Döneminde başlayan ve Cumhuriyetin kurulmasından sonra da devam eden modernleşme süreci hem Kemalistler hem de muhafazakârlar açısından değişmeyen gündemdir. Yani hem Kemalistler hem de muhafazakârlar Türkiye’nin modernleşmesini arzulamaktadırlar. Çünkü devraldıkları miras muasır medeniyetler -ki burada muasır medeniyet Batı oluyor- seviyesine çıkmayı öncelemektedir. Ancak ayrıştıkları nokta bunun nasıl gerçekleştirileceği meselesidir. Kemalistler daha radikal yöntemlerle ve kısa sürede bu dönüşümün gerçekleşmesini arzularken, muhafazakârlar geleneğin örselenmesine fırsat vermeden ve daha yavaş olması kanaatindedirler. Çok partili hayata geçiş sonrası Türkiye’nin en fazla muhafazakar iktidarlar döneminde modernleştiğini ve küresel sisteme entegre edildiğini hatırlamak gerekir.
 
Oysaki İslamcılık mefkûresi, olgunlaşma sürecini yaşamaya başladığı 20. yüzyılın ikinci yarısında bizzat modernleşmenin kendisini sorguluyor ve bu sürecin insanlığın mahvına yol açacak bir vetireye işaret ettiğini vurgulamaya çalışıyordu. İsmet Özel’in bahsettiğimiz yıllarda teknik, medeniyet ve yabancılaşma üzerine yaptığı çalışmalar ile dönemin dergilerinde -diriliş, mavera, sebilürreşat, tezkire, bilgi ve hikmet gibi- işlenen din-siyaset, din-toplum, din-tarih gibi konular ve küresel sisteme karşı sorgulayıcı duruşlar bu açıdan oldukça önemlidir.
 
Küre ölçeğinde de meydana gelen paradigma değişikliği ile Müslüman dünyanın küresel sisteme entegrasyonunun sağlanması ve özellikle Müslüman Kardeşler gibi sistem dışı örgütlenmelerin yapı bozuma uğratılarak daha soft, muhafazakar ve uyumlu hale getirilebilmesi için tercih edilen stratejiler gereği, modern dünya sisteminin bizatihi kendisini sorgulayan İslamcılık mefkuresi, sistem içine çekilerek enerjisini ve birikimini siyasal/politik alanda mücadele etmeye yönlendirildi. (Burada bir parantez açarak bugün Mısır’da Müslüman Kardeşlere reva görülen eylemlerin bu perspektiften okunmasında yarar olduğunu düşünüyoruz. Müslüman Kardeşler küresel sistemle ve modern değerlerle barışık bir tarz-ı siyaset izlemiş olsaydı, yani muhafazakârlaşsaydı bugün yaşananlar muhtemeldir ki gerçekleşmeyecekti.)
 
Aslında bu süreçte Türkiye’de ki İslamcılığın devletçi olma özelliği de ortaya çıkmış oldu. Devlet mekanizmasının 28 Şubat süreci ve sonrasında iflas eden bir görüntü vermesi, ayrıca halk nazarında meşruiyetini kaybetme noktasına gelmesinden sonra en iyi toparlayıcı rolü İslamcı havzadan gelenlerin yapacağına dair yerel ve küresel ittifak neticesinde bağımsız İslami duruşun entegrasyonu süreci de başlamış oldu.
 
Devleti ele geçirme ve devlet gücüyle toplumu dönüştürme hayali eğri cetvelden doğru çizgi beklenemeyeceği gerçeğinin ayan beyan ortaya çıkmasıyla suya düştü. Devletin kendisini üzerine kurduğu seküler/ulusçu ve demokratik argümanların aynen muhafaza edilerek sadece geleneksel bazı İslami unsurların cari kılınmasına yönelik çabaların İslamcılık olarak adlandırılamayacağı gerçeğini öğrenmek için aradan yılların geçmesi gerekti. Bu süreçte İslamcı entelektüel havzanın yıllar süren birikimi Ali BULAÇ’ın ifadesiyle devlet memuru olarak özgünlüğünü ve bağımsız duruşunu zedeledi. Artık devletin bekası ve meşruiyetinin yeniden tesisi noktasında gösterilen çabalara şahit olunmaktaydı. Ve nihayetinde süreç İslamcılığın muhafazakârlıkla eşdeğer hale gelmesiyle sonuçlandı.
 
Devletin kurucu paradigmasının ön kabulüyle politik alanda verilen mücadelenin ara ara geleneksel İslami renklerle soslanması, ülkenin dindarlaşması veya İslamileşmesi yanlış algısına yol açtı. Oysaki yaşananlar geleneğin içerisinde yıllarca devam eden ve bugüne tevarüs ettirilen arazlarla malül, masal/menkıbe eksenli “dilin” “İslami Dil” olarak ikamesi ve bu dilin desteğiyle modern hayat tarzının meşrulaştırılmasından başka bir şey değildi. İslamcılığın ihya, inşa, ıslah ve inkılap eksenli dilinin, muhafazakârlığın sığ ve anakronik diliyle yer değiştirmesi ulvi İslamcı ideallerin yerine muhafazakâr değerlerin geçmesine sebep oldu. Böylece “İslami tatil”, “İslami moda”, “İslami banka” gibi ucube kavramlarla karşılaşır olduk.
 
AK parti kendisini “Muhafazakâr Demokrat” olarak tanımlamasına rağmen İslamcı olarak gösterilmesi İslamcılığın ulvi değerlerinin politik dilin pragmatizmine refere edilmesi gibi bir handikapı da beraberinde getirdi. Politik dilin, yukarıda ifade etmeye çalıştığımız, konjonktürel, stratejik, reel politik ve pragmatik dilinin İslamcı ilkelerle uyuşması mümkün değilken, AK Parti özelinde böyle bir tanım yapılmasının kasıtlı olduğunu düşünüyoruz. Parti, kuruluş aşamasında kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlamış ve İslamcılıkla herhangi bir bağının olmadığını yerel ve küresel aktörlere bildirmişti. Bugün her ne kadar Ak Partinin Milli Görüş çizgisine doğru evrildiği ve İslamcılaştığı iddia edilse de, gerek Gülen Hareketiyle yaşananlar çerçevesinde kullanılan dil, gerekse de toplumsal kutuplaşmayı barizleştiren söylem bu iddiayı geçersiz kılmaktadır.



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!