Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-5

Kamil ERGENÇ

21-05-2014

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE-5
Muhafazakârlaşmaya doğru evrilen İslamcı dilin küresel gündemin tesiri altında kaldığını ifade etmek durumundayız. Küre ölçeğinde meydana gelen değişimlerin icbar etmesiyle Türkiye ölçeğinde muhafazakârlığın özellikle öne çıkarıldığını müşahede ediyoruz. Modern dünya sisteminin kendisini halkı Müslüman olan ülkelerde ikame edebilmesi için artık ceberutça yöntemler kullanmaktan ziyade, dini argümanların da bolca kullanıldığı ve hatta ritüel eksenli bir dinin özendirildiği ve böylece modernleşmenin “din aşısı”yla güçlendirildiği bir süreci yaşıyoruz.
 
Türkiye’de Menderes dönemiyle başlayan küresel sisteme entegrasyon süreci hiç kesintiye uğramadan-iktidarda her kim olursa olsun-bugüne kadar devam etti. Bu modernleşmeyi sağlayan ana muharrik güç ise mizansenden ibaret ABD-SSCB çatışmasıydı. SSCB’nin boğazlar üzerindeki iddiası Türkiye’nin NATO paktına girmesinin ve nihayetinde askeri ve siyasal alanda küresel istikbarın/ABD’nin nüfuz alanına girmesine sebep olmuştu. 27 Mayıs darbesiyle iyice kavileşen sisteme entegrasyon sürecinin ara ara kesintiye uğramakla birlikte en fazla Menderes-Özal-Erdoğan çizgisinde belirginleştiğini unutmamak gerekir.
 
21.yüzyılla birlikte Türkiye’nin küre ölçeğinde artan önemi neticesinde sağlıklı bir siyasal yapıya kavuşması ve güvenli bir ekonomik liman olabilmesi amacıyla ve ayrıca Müslüman beldelerde küresel sisteme muhalif İslami hareketlerin dengelenmesine matuf olarak, modern değerler sisteminin ulviliğine ve yegâneliğine inanan bir pozisyonda tutulması önemliydi. İran devriminin tesirini azaltmak için 12 Eylül mürettep hadisesinin icra edilmesi gibi, bugün de küre ölçeğinde Batılı değerler sisteminin yaşadığı krizin fark edilememesi ve kapitalizmin yeniden ikamesi için din soslu muhafazakâr siyasal yapılarla modernleşmenin devamı sağlanmaya çalışılmaktadır.
 
SSCB’nin dağılması sonrasında modern değerler sisteminin tek muhalifi olan İslam’ın durdurulabilmesi ve/veya Protestanlaştırılabilmesi için, Batı cenahında başını Graham Fuller ve Zibignev Brezinski’nin çektiği bir ekibe hazırlatılan stratejik raporlarda, küresel sistemin selameti için Türkiye gibi kritik önemdeki ülkelerde İslami hassasiyetleri güçlü fakat Batı’nın değerlerine bağlı siyasal oluşumların iktidar olabilmesinin önünün açılmasının uygun olacağı tartışıldı. Nitekim ‘’muhafazakar demokratlık’’ kavramsallaştırmasıyla ortaya çıkan AKP, küresel sistemle uyumlu fakat dini hassasiyetleri de, ritüel bazda, yüksek bir çizgiyi benimsemişti.
 
Türkiyeli Müslümanlar son 150 yıldır Batı karşısında almış oldukları mağlubiyetler ve ezilmişlik duygusuyla “tekniğini alıp ahlakını almamak” şeklinde formüle ettikleri stratejilerini -ki bu stratejide kendi içerisinde birtakım çelişkiler taşıyordu- 21.yüzyılda Batının değerleri olan demokrasi, insan hakları, laiklik, bireyselleşme, kadının özgürlüğü v.s. kavramları siyasetlerinin merkezine koymaya ve bu kavramların İslam’la olan ünsiyetlerini(!) göstermeye çabalayarak değiştirdiler. Artık Müslüman/Allaha kayıtsız şartsız teslim olan kimliğin yerine, muhafazakar/conservative kimlik ön plana çıkmaya başlamış ve hayata müdahil olan, hayatın her alanını şekillendiren bir din yerine; vicdanlara hapsedilmiş, manevi bir tatmin vasıtası olarak görülen bir din anlayışı belirginleşmeye başlamıştı.1990’lı yıllara gelinceye kadar ve 1990’lı yıllar boyunca dillendirilen tevhit, tuğyan, şirk, fısk, nifak, maruf, münker, mustaz’af, müstekbir ve cihat gibi kavramlar yerini bireyleşme, günah işleme özgürlüğü, birlikte yaşama, hoşgörü, diyalog, demokrasi, liberalizm gibi kavramlara bırakmıştı.
 
Her kavram kendine özgü bir zihin inşa eder. İslam’ın temel kavramları gündem dışına çıkarıldığında onlardan boşalan yerleri başka kavramların doldurması kaçınılmazdı. Nitekim hoşgörü ve diyalog kavramları bu süreçte en sihirli kelimeler olarak dikkat çekmektedirler. Bu iki kavram kullanılarak İslam tırnakları sökülmüş ve pençeleri kırılmış ve küresel sistemle uyumlu hale getirilmeye ve modern tahakkümlere boyun eğmeye zorlanmıştır. Bu iki kavram üzerinden, ma’rufu emretme ve münkerden nefyetme ameliyesi terörize edilmiş ve gündemden çıkarılmıştır. Bu iki kavram üzerinden, İslam’dan başka hakikat olabileceği-Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi -düşüncesi zihinlere zerk edilmeye çalışılmıştır. Özellikle hoşgörü kavramıyla her türlü çirkinliğin, azgınlığın, fuhşiyatın, tuğyanın kendisini rahatça gündemleştirmesinin önü açılmıştır. Kitab-ı Kerimin münker ve haram olarak nitelendirdiği her eylemin serbestliği, hoşgörü kavramı çerçevesinde meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
 
Muhafazakâr demokratlığın modernlikle olan akrabalığı neticesinde farkında olmadan, belki de olarak, modernleşen Müslüman bilinç, olayları ve olguları değerlendirirken din dilini hayatın dışına itti. Din dilinin yerini 17. yüzyıl ürünü olan bilimsellik aldı. Olayların ve olguların belli bir sebep/sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirilebileceğini iddia eden bilimsellik, insanın dünyadaki yeri, varoluş amacı, ölüm ve ötesi gibi ancak din diliyle ifade edilebilecek alanlarda da kendi yöntemini kullanarak bir takım tanımlamalar yapmaya girişti. Tanrının dünyayı yarattıktan sonra kendi haline bıraktığı ve hayata müdahil olmadığı, hayatın kendine özgü bir takım bilimsel yasalarla deveran ettiği şeklindeki yaklaşımıyla bilimsellik, insanın Allah ile bağını zedeleyerek benlik/bireysellik yönünü güçlendirdi. İnsanlık tarihini lineer/ilerlemeci bir anlayışla ele alan bu yaklaşıma göre, tarih sürekli bir ilerleme süreci içerisindedir ve bugün her zaman dünden daha iyidir. Dolayısıyla gelenek denen gerçeklik, ilerlemeci tarih anlayışı içerisinde sağlam bir zemine tekabül etmemekte ve reddedilmesi gereken -çünkü bugünden geridir- bir olgu olarak karşımızda durmaktadır.
 
Sekülerleşme sürecinin 21. yüzyılda kemale ermesi, dil ve eğitim tasavvurunda da etkisini göstermiştir. Kısaca din dilinin hayattan soyutlanması olarak tanımlanabilecek sekülerlik, kendisini doğrudan tanıtarak değil daha sinsi fakat temel kavramlar üzerinden lanse ettirdi. Dinin modern dünyada ancak bireysel bir yaşam olgusu olabileceği ve fakat kamuya karışamayacağı iddiası ve insan merkezli hayat tasavvurunu merkeze alan yönüyle sekülerlik, hayattan soyutlanan ve manevi tatmin vasıtası haline getirilen bir din anlayışının güçlenmesine zemin hazırladı. Türkiye gibi asırlarca İslam’ın değerleriyle yoğrulmuş ve bu değerlerin artık güçlü pratiklerinin olduğu bir zeminde seküler dili Batıda olduğu gibi gerçekleştirmek elbette belli zorlukları beraberinde getirdi. Bir kere bu coğrafyanın insanı Batıda olduğu gibi dine karşı kin duyacak bir ortaçağ tecrübesi yaşamamıştı. Dini geleneksel formda yaşıyor olmasına rağmen, din dilinin ulviliğine inanan bir anlayış hâkimdi. Batıda din adamları kisvesiyle oluşturulan bir masumlar hiyerarşisi de İslam’a yabancıydı.
 
Dolayısıyla kilisenin benzeri bir cami profili ve papazın muadili bir imam söz konusu değildi.Bu nedenle Sekülerizasyon çalışmaları hala daha istenilen meyvelerini vermiş değildir.Tam bu noktada muhafazakarlık olgusu sekülerleşme sürecini tahkim eden bir boyut kazanmıştır.Din dilinin hayatın her alanında hakim/müdahil olması yerine ,ritüeller aracılığıyla yaşanılır kılınması yani mabede endekslenmesi,mabet dışının ise kendine özgü kurallar-piyasa kuralları gibi-tarafından idare edilmesi muhafazakarlığın,sahih islami yaşantıya ve İslamcılık mefkuresine sinsice vurduğu darbelerdendir.
 
Muhafazakarlık, özellikle Fransız İhtilali sürecinde Avrupa’da geçmişe dair ne varsa ortadan kaldırmayı hedefleyen Jakobenlere karşı, geçmişin bazı değerlerinin muhafaza edilmesi ve bu değerleri muhafaza ederek modernleşmenin gerçekleştirilmesi gerektiğine inananların oluşturduğu bir hareket olma özelliği gösterir. Dolayısıyla kavramın ortaya çıkış süreci Avrupa’nın kendine has tarihi ve siyasal tecrübesini barındırır. Bu nedenle aynı tarihi ve toplumsal süreçleri yaşamamış toplumlar için ancak form değiştirerek bir anlam kazanabilir/kazanıyor. Bugün bizde olan da tam olarak budur. Nitekim laiklik kavramında olduğu gibi muhafazakârlıkta Türkiye’de eğreti durmaktadır. Nasıl ki  laiklik Avrupa’nın dini ve siyasal tecrübesinden neşet eden ve kendi içinde tutarlı ve fakat bizim gibi halkı Müslüman ülkelerde karşılığı olmayan bir olguysa, muhafazakarlıkta aynı özellikleri taşımaktadır. Dolayısıyla muhafazakârlık, İslamcılık mefkuresinin önündeki en sinsi düşmanlardan biridir.
 
Muhafazakârlıktaki modernliği besleyen tutuculuk ve gelenekselcilik, hayatını sürekli bir tekâmül süreci üzerine bina etmesi gereken Müslümanın kabul etmesi mümkün olmayan bir anlam alanına tekabül eder. Çünkü insanın hayatı beşerlikten insanlığa doğrudur. Yani beşer olarak, metabolik faaliyetlerini yerine getirebilecek özelliklerde ve akıllı olarak, yaratılan insan tercihleri sebebiyle insan olma hususiyeti kazanır yâda beşer olarak hayatını sürdürür. Dolayısıyla İslam’ın insanı, hayatını bir dinamizm üzerine kurar. Bu dinamizm yani insan olma yolundaki hareketlilik/çaba, peygamber (a.s)’in sözlerinde “iki günü aynı olan ziyandadır” şeklinde ifade edilir. Her günü bir önceki günden daha verimli ve insani yaşamayı salık veren bir dinin mensubunun kendisini muhafazakar/conservative olarak tanımlaması dininin yabancısı olduğuna delalet eder. Bu durum demokrasi kavramı için de geçerlidir.
 
Demokrasi kavramının önüne konan muhafazakar sıfatı zevahiri kurtarıyormuş gibi görünse de, aslında çok ciddi problemleri de bünyesinde barındırmaktadır. Her şeyden önce muhafazakâr kavramı sorunlu bir kavram olma özelliği gösterir. Kavramın İngiliz dilindeki karşılığı olan “conservative”, isim ve sıfat olarak, her iki halde de tutucu, sağcı, muhafazakar anlamlarında ve beklenmedik ani değişim ve fikirlere inanmayan olarak tanımlanarak örneklendirilmiştir. Dolayısıyla önüne demokrat kavramını alarak oluşturduğu tamlamanın anlamı, mevcudu/şimdiye kadar geleni, muhafaza eden, ani ve beklenmedik değişimlere karşı dirençli olandır.
 
Demokrasi her ne kadar sadece bir yönetim biçimi olarak lanse edilmeye çalışılsa da aynı zamanda bir dünya görüşüdür/hayat tarzıdır. Merkezinde birey olan, bireyin değiştirebilirliği üzerine kurgulanmış ve bünyesinde seküler bir dili barındıran bir düşüncedir. İnsan hayatını ilgilendiren her alanda söz söyleme /tanzim etme/ tarz belirleme yetkisini birey olma sürecini tamamlamış insana veren demokrasi, aynı zamanda sermayenin merkezileşmesi /kapitalistleşme sürecini de besleyen bir olgudur. Bu nedenle muhafazakârlıkla demokrasinin izdivacından TOKİ, alışveriş merkezleri ve gökdelenler doğmuştur.
 
NOT: Bu yazının hazırlık aşamasında Soma’dan aldığımız acı haberle sarsıldık. Son verilere göre 301 kardeşimiz rahmet-i rahmana uğurlandı. Şanı yüce rabbimizden bu kazada ölenlere rahmetiyle muamele etmesini, geride kalanlara ise sabr-ı cemil ihsan etmesini niyaz ederiz.
 
Bu olay bir kez daha Türkiye’de insan hayatının ne kadar ucuz olduğunu gösterdi. Her zaman olduğu gibi yine önce ölümler sonra önlemler kısır döngüsündeyiz. Pişkin işverenler ve sorumsuz idarecilerin soğuk ve pervasız nutuklarını dinliyoruz kaç gündür. Hele başbakanın 150 yıl öncesinin Avrupa’sından örnekler vererek yaptığı açıklama içimizdeki acıyı daha da derinleştirdi. Ne kadar duygusuzlaştık… Ne kadar dünyevileştik… Ne kadar rasyonelleştik… Hani “kenarı Dicle de bir kurt kapsa koyunu/Döner adl-i ilahi sorar Ömer’den onu” geleneğinin mirasçılarıydık. Hani alın terinin kutsallığına inanan bir peygamberin ümmetiydik. Hani tevekkül ehliydik… Hani hakkı ayakta tutan adil şahitler olacaktık…
 
Ne diyelim Rabbimizin adaletine güveniyoruz.
 
Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!