Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE - 6

Kamil ERGENÇ

13-06-2014

TÜRKİYE İSLAMCILIK BAHSİ ÜZERİNE - 6
Muhafazakârlık, edilgenleşmenin/pısırıklaşmanın/nesneleşmenin ve teslimiyetçiliğin diğer adıdır. Muhafazakâr düşünce, bünyesinde geleneksel/dini unsurlar da barındırdığından ilk elde oldukça masum bir görüntü vermesine rağmen, aslında geleneği ve gelenekte içkin dini argümanları kullanarak modern değerlerin ikamesini sağlamaktadır. Bu nedenle modernliği muhafazakârlıktan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Muhafazakârlık, modernliğin karşısında değil bizzat modern değerlerin yerleşmesine yardımcı olan ancak bunu yaparken dini/folklorik ve tarihsel unsurları da kullanan bir dünya görüşüdür.

Bir önceki yazımızda da işaret ettiğimiz üzere muhafazakârlık, kendisini üreten tarihi koşullar bağlamında değerlendirildiğinde bir anlam ifade eder. Bu koşullar Fransız ihtilalinin jakoben modernistleri karşısında geleneksel unsurları terk etmeden modernleşmeyi önceleyenlerin tavrı olarak belirginlik kazanır. Burada gelenek olarak tesmiye edileni din olarak anlayabiliriz. Çünkü Avrupa’nın tarihinden Hıristiyanlığı çekip aldığınızda geriye neredeyse hiçbir şey kalmamaktadır.

İslamcılık, modernite karşıtlığını bugün yeterince barizleştirmiş olmakla beraber muhafazakârlıkla hesaplaşmasını yeterince gerçekleştir(ebil)miş değildir. Bu hesaplaşmanın gecikmesindeki en önemli faktör ise AKP iktidarı sürecinde muhafazakarlığın merkeze alınarak jakoben Kemalist elitler karşısında bir sığınak olarak değerlendirilmesidir. Cumhuriyetin ilk yıllarında İslamcı havzaya yönelik ceberut uygulamaların neticesinde nasıl ki milliciliğe yöneliş olduysa bugün de küresel ve yerel iktidar odaklarının fincancı katırlarını ürkütmemek adına sığınılan muhafazakârlık zamanla araç olmaktan uzaklaşarak İslamcılığın yerine ikame edilen bir düşünce/yaşam haline gelmiştir. Muhafazakarlıktan beslenen iktidarın zeminini gittikçe sağlamlaştırması ve dünyevi imkanlardan yararlanmanın getirdiği konformizm, ulvi İslamcı ideallerin muhafazakarlıkla yer değiştirmesini sağlamıştır. Bu durum tipik ‘’yaşadığınız gibi inanırsınız’’ durumudur.

İslamcılığın 1950-60 lı yıllarda hayatta kalabilmek adına sığınmak mecburiyetinde kaldığı millici dille nasıl ki bugün hesaplaşmak zorundaysak, aynı şekilde muhafazakâr demokrat kimlikle de hesaplaşmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde İslamcılık gibi 20.ve 21. yüzyılın umudu olan bir mefkurenin mezarını kazmış olmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalabiliriz. İslamcılığın, insan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık bir hayatı pratikleştirme adına mücahade/ceht etmek olduğunu; ortaya çıkış sürecinde dağılan/parçalanan ümmet coğrafyasını yeniden toparlayarak ittihad-ı İslam perspektifine sahip bir mefkûre olduğunu ve özellikle bilinç devrimi gerçekleştirmeyi amaçladığını hatırlarsak söylemek istediğimiz daha net anlaşılır diye düşünüyorum.

Muhafazakârlıkla hesaplaşma sürecinde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer unsurda İslamcılığın geleneğe bakışının ‘ne’liği ve ‘nasıl’lığıdır. Çünkü muhafazakârlık modernliğin rahminde döllenirken geleneği modern değerlerin ikamesi amacıyla nasıl kullanacağının bilgisine de sahiptir. Modern bir süreçte, 19.yy de, ortaya çıkan bir mefkûre olarak İslamcılık, yer yer iktidar odaklı olma ve geleneğe karşı eleştirel tavrından dolayı modern bir hareket olarak tesmiye edilse de, bu algının gerçeklikle ilgisinin olmadığını ifade etmeliyiz. Zira modernlik geleneği tamamen dışlarken İslamcılık gelenekten eleştirel bir dikkatle istifade edilebileceğinin farkındadır. Şayet İslamcılık, sadece zaman itibariyle değil içerik/muhteva itibariyle de modern bir hareket olarak tesmiye edilecekse, o zaman modernitenin sathi ve bedbin gelenek tanımlamasının tuzağına düşmek gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalabiliriz. Zira moderniteye göre gelenek, ki modernitenin kastettiği gelenek aslında yukarıda ifade etmeye çalıştığımız üzere dindir, geçmişe ait olduğundan herhangi bir bağlayıcılığı olmayan değersiz bir olgudur. Dolayısıyla modernite ‘şimdi’yi ve ’burada’yı gündemleştirerek insanı anlık tatminler yoluyla oyalamayı öncelemektedir. Tarihi lineer/doğrusal bir çizgi olarak kötüden iyiye doğru bir süreç olarak tanımlayan moderniteye göre geçmiş her zaman bugünden geride/kötü gelecek ise her zaman bugünden ileride/iyi olarak adlandırılarak bir dünya cennetinin kurulması yönünde insanlığın nefsi/arzuları/hevası kamçılanmaktadır.

Modern değerler sisteminin kendisini ikame etme sürecine denk gelen 19. ve 20.yy’ın efkârı umumisi henüz teknik ve ilerleme kavramlarının neye tekabül ettiği ve ne gibi sonuçları olacağı noktasında net bir kanaate sahip değildi. Dolayısıyla dönemin İslamcı entelektüel havzasının tekniği ahlaktan bağımsız olarak görmesi ve Batı da ki ilerleme olgusunun Müslüman dünyada da karşılık bulabileceği yönündeki inancı, tarihsel olarak değerlendirilmesi gereken bir husustur. Oysaki bugün modernitenin insan, tarih, evren ve tanrı anlayışının ve ayrıca teknik ve ilerleme olgusunun dünya insanlığını getirdiği nokta daha iyi müşahede edilebilmektedir. Bu nedenle bugünün İslamcı entelektüel havzasının modernite eleştirisinin daha ayakları yere basan ve ufuk açıcı olması gerekmektedir.

İslam düşünce geleneğinde oluşan devasa birikimin bizler için ifade ettiği gerçeklik önemlidir. Bu bağlamda İslamcılık 21. yüzyıla hitap ederken İslam düşünce geleneğinin sahih mirasını ötelemediğini, modern tarih anlayışının ifade ettiği üzere tarihin doğrusal bir çizgide ilerlemediğine ve yenilik/ilerleme düşüncesinin izafi olduğuna dair bakışını Kur’an-i perspektiften sunmalıdır. Geleneğin içerisinde elbette ki arazlar/nakısalar olabilir. Nitekim geçmişte çok iyi şeyler olduğu gibi hiç arzu edilmeyen şeyler de olmuştur. Ancak bu arazlar da yine İslam düşünce geleneğinin içtihat usulü gereğince ayırt edilerek geleneğin içinden bugüne taşınabilecek hakikatler bulunabilir. Gelenek ne mutlak anlamda bir sahiplenme ne de mutlak anlamda bir dışlama unsuru olarak görülmelidir. Bugüne kadar oluşan düşünsel miras kendisinden istifade edilebilecek bir usulle yaklaşıldığında önemli kazanımlar sunacaktır.

İslamcılığın Türkiye özelinde yaşadığı siyasal tecrübe göz önüne alındığında bugün yaşananlar yeni bir dil/üslup geliştirmenin vaktinin çoktan geldiğinin işareti sayılabilir. Politik dilin ötekileştiriciliği bir yana son on iki yıllık AKP iktidarı sürecinde İslamcı mütefekkir havzanın devlete yaslanması; gücün ayartıcılığına kapılma neticesinde ortaya çıkan dünyevileşme ve devlet aklıyla İslamcılığı mezcetme çabası açıkçası zor bir dönemden geçtiğimizin işareti sayılabilir. Bunun yanında kendisini dini retorikle ifade eden cemaat/camia grubunun, şimdilik sadece Gülen’in, politik dile angaje olmanın da getirdiği savrulmalarla sebep olduğu düşünsel ve siyasal kaos, halk nezdinde İslami referanslarla yola çıkan hareketlerin pozisyonlarını oldukça zora sokmuştur.

Adı geçen hareketin batıni/işraki/ezoterik bir din algısına sahip olması ise İslamcılığın mücadele etmesi gereken en esaslı sorunlardan biridir. Bugün öncelikle bilinç devrimini gerçekleştirmeyi öncelemesi gereken İslamcılığın, Gülen hareketinde ve Türkiye’de ki ekser cemaat ve tarikatlarda işraki/batıni/ezoterik tarz/usul karşısında, insanlığı uyandıracak ve adı geçen cemaat ve tarikatlar tarafından adeta uyuşturulmuş kitlelere uyanış aşısı yapacak bir formda kendisini güncellemesi gerekmektedir. Özellikle Gülen hareketinin küresel istikbarla iş tutması, maksada ulaşmak için her yolu meşru görmesi, İslam’ı ulusçu/milli bir hüviyete bürüme gayreti ve ayrıca diyalog çalışmaları adı altında Protestanlaştırılmış bir İslam algısının oluşmasına dönük çalışmaları ise İslamcı dilin hangi alanlarda yenilenmesi gerektiğinin de işareti sayılabilir.

Hükümet ile cemaat arasında meydana gelen çatışma;
1-Devlet aklının merkezileşmesi ve yeganeleşmesi
2-Bilgide devlet tekelleşmesi
3-Cemaatlere güvensizlik
4-Din dilinin örselenmesi
5-Müslümanlar arası güvensizlik

gibi sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların her biri üzerinde etraflıca düşünmek ve konuşmak gerekir. Özellikle bilgide- ki bu bilgiye İslami bilgi de dahildir-devlet tekelleşmesi şimdiye kadar devlete rağmen bir bilgi edinme/üretme ve kullanma yöntemi oluşturan cemaatlerin varlıklarını tehlikeye sokmuştur. Cemaat ve tarikatlar, cumhuriyet sonrası devlet gücünü laik/seküler bir toplum oluşturma noktasında seferber eden dâhili oryantalist elitler karşısında bir mukavemet hattı oluşturmak ve geleneksel de olsa İslam inancının öğrenilmesi ve öğretilmesi noktasında vazife irad ederken, devletin İslami bilgide de yegâne melce durumuna gelmesi tüm cemaatleri işlevsizleşmiştir.

İslamcılık gerek milliciliğe sığınmak zorunda kaldığı dönemde gerekse özgün kimliğini tebarüz ettirme çabası içerisinde olduğu dönemde devlet merkezli bir bilgilenmeye muhalif duruşuyla belirginleşen bir tavır içerisinde olmuştur. Bilgi edinme/üretme ve kullanma sürecinde İslamcılığın devlete rağmen ki bu duruşu onun ayrıcalıklı, devrimci ve umut beslenen bir mefkûre olmasını sağlamıştır. Ancak bugün devletin ürettiği bilgiye mahkûm olmuş bir İslamcılık gittikçe muhafazakârlaşmaya başlamıştır.

Gülen Hareketi özelinde devletle cemaat arasında yaşanan çatışma aslında bundan sonraki süreçlerde İslamcı idealler çerçevesinde sistemi değiştirme/devrim yapma düşüncesini de örselemiştir. Devletin dini bilgiyi tekeline alması ve yukarıda ifade ettiğimiz üzere dini bilgiyi üretme ve kullanma inisiyatifini yalnızca kendinde görmesi Emeviler Dönemini andıran bir devlet dini algısının oluşmasına vesile olmuştur. Bu sürecin kısa vadede İslamcılığın devrimci/inkılabi duruşunu terörize edecek bir forma evrilmesi uzak bir ihtimal değildir. Dolayısıyla İslamcılığı nasıl bir 21.yüzyılın beklediği sorusu burada önem arz etmektedir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!