Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

SEKÜLER MUHAFAZAKARLIK-I

Kamil ERGENÇ

24-08-2014

SEKÜLER MUHAFAZAKARLIK-I

Her kavram içine doğduğu tarihin ve kültürün izlerini taşır. Bir kavramın -hele de bu kavram başka bir dilden ve kültürden ihraç edilmiş ve doğrudan hayata ve varlığa ilişkin bir kavram ise- içine doğduğu düşünsel/entelektüel ve kültürel zemin bilinmeden, o kavramı doğuran sosyal, siyasal, ekonomik v.s şartlar etüt edilmeden tanınması mümkün değildir. Üstelik bu kavram sekülerlik ve muhafazakarlık gibi kendisini dini olanla bağ kurmadan anlamlandıramayacağımız kavramlar ise daha bir hassasiyet göstermek icap eder. Çünkü o zaman meseleyi, kavramın ortaya çıktığı tarihi ve kültürel havzada dinin neye tekabül ettiği yönünden ele almak gerekecektir. Dolayısıyla hayat algısında köklü değişikliklere sebep olan kavramların mahiyetleri bilinmeden, alelade bir şekilde kullanılması ciddi sorunlara sebep olabilmektedir. 

Dahili oryantalist müdahaleye maruz kalan her toplumun yaşadığı gibi Türkiye insanı da yıllardır kendi tarihi ve kültürel geçmişiyle alakası olmayan kavramların tasallutu ve istilası altındadır. Aydınlanma düşüncesinin hayatın her veçhesini kuşatan, hakikatin ilahi bilgilendirme olmadan akıl merkezli bilinebileceği algısının ve bu algının  ortaya çıkardığı ‘’değişim,ilerleme,gelişim’’ kavramları ekseninde tebarüz eden yaşam tarzının üstünlüğü düşüncesiyle, Osmanlıyla başlayıp Cumhuriyet idaresinde de devam eden kavram ve tarz-ı hayat aparma hastalığı bugün de farklı şekillerle sürdürülmektedir.Bugünkü usulün daha çok neo-kolonyalist bir tarzda gerçekleştiğini ve seküler/profan/ladini yanının oldukça görünür olduğunu özellikle ifade etmek gerekir.

Batı karşısında alınan yenilgilerin bir sonucu olarak Batı tipi modernleşmenin imkanlarını araştıran Osmanlı İmparatorluğu, ya II. Mahmut örneğinde görüleceği üzere ve İbn-i Haldun’u haklı çıkarırcasına galiplere motamot benzeme tarzında -bu tarzın Rusya’da ki temsilcisi Deli Petro’dur- ya da II.Abdülhamit örneğinde görüleceği üzere bazı geleneksel değerleri/kurumları muhafaza ederek modernleşmeyi yeğlemiş; Osmanlı’nın yıkılışını müteakip dahili oryantalizm süreci olarak adlandıracağımız Cumhuriyet Türkiye’si ise, II.Mahmut’un ardılları olarak Kemalistleri, II.Abdülhamit’in ardılları olarak ta muhafazakarları tebarüz ettirmiştir. Her iki anlayışta modernliğin "paradigmasına" dokunmadan toplumu şekillendirme niyetindeydiler. Aralarında ki tek fark modernleşme sürecinin nasıl gerçekleş(tiril)eceği noktasındaydı. (*)

II. Mahmut’un ardılları olan Kemalistler, Fransız İhtilali’ni  gerçekleştirdikten sonra geleneğe savaş açan ve geleneksel yani dine ait ne varsa ortadan kaldırarak modernleşmeyi savunan Jakobenleri taklit etmeyi önerirken, II. Abdülhamit’in ardılları olan Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğan çizgisi ise muhafazakar modernleşmeyi savundular. Nitekim gelinen nokta itibariyle, post-modern sürecin de imdada yetişmesi neticesinde, muhafazakar modernleşme kanadı galip geldi. Bu iki modernleş(tir)me tarzının, modernliğin döl yatağında gürbüzleşen sekülerliğin Müslümanlar tarafından kanıksanmasına dönük hizmetleri(!) yadsınamaz. Mü’min ve Müslim kimliğin yerine muhafazakarlığın sığ sularında dolaşmak ve sekülerliğin "şirk" içeren mahiyetine aldırış etmeden içselleştirilmesine zemin hazırlamak ciddi kimlik krizlerinin de habercisidir.

20. yüzyıl pozitivizminin ürünü olan birey, toplum ve ulus-devlet formunun Osmanlı hinterlandında kur(dur)ulan tüm devletlerde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti’nde de cari kılınmak istenmesi manidardır. Türkiye gibi doğrudan sömürgeleştirilemeyen ülkelerde içeriden dönüştürme gayesine matuf olarak ulus-devlet formunun geçerli kılınması ve bu formun sekülerlikle tahkim edilmesi ümmet, cemaat ve mümin şahsiyet gibi kavramların merkezi rol oynadığı mü’min bilinci yaralamıştır. Bu kavramların yerine birey, toplum, vatandaş ve ulus-devlet gibi seküler/profan/ladini kavramlar ihdas edilmiştir. Bugüne kadar da Müslümanlar bu kavramların çevrelediği bir dünyanın mensupları olarak yaşamaya devam etmektedirler. Her kavram gibi adı geçen bu kavramlarda mahiyetlerine uygun insan tipleri oluşturdu.

Mü’min şahsiyetin yerine ikame edilen "birey" kavramı aklı mutlaklaştıran ve hakikate mutlaklaştırdığı ve ilahi rehberlikten azat ettiği bu aklıyla ulaşacağını iddia eden insan tipini tanımlamak için kullanıldı. İslam’ın organik, birbirine karşı sorumlu, ma’rufu emredip münkerden nefyetme ameliyesini şiar edinen  "cemaati" yerine, aklını ilahi rehberlikten azat etmiş bireylerin oluşturduğu kalabalığı tanımlayan "toplum" kavramı ihdas edildi. Bu toplumun organize olmuş halini temsil eden "ulus-devletin" sadık bir mensubu ve cesur bir mübarizi olarak ta "vatandaş" kavramı ortaya atıldı. Dolayısıyla bugün özelde Türkiye genelde ise Dünya insanlığı için yapılan tüm değerlendirmeler bu saydığımız ulus-devlet klişelerinden kurtulamamaktadır.

Avrupa merkezli insan, tarih ve evren algısının şekillendirdiği modern dünya, 21. yüzyılı modernitenin kendisini tahkim etme aracı olarak üreyen post-modern paradigma çerçevesinde geçirmektedir. Bilimsel kesinliğin ve meta-anlatıların/ideolojilerin yapıbozuma uğradığı post-modern dönem, sekülerliği içkin boyutu ve dini olanı kültüre/folklöre indirgemesi yönüyle moderniteye asistanlık yapmaktadır. Müslüman halklar gerek maruz kaldıkları dahili oryantalist müdahalelerle, gerekse doğrudan işgal ve sömürgeleştirmeyle Avrupa merkezli bu algıya mahkum ve mecbur edilmek istenmektedirler. Bu algıya direnen müslüman halklar ise Mısır, İran, Filistin örneğinde görüldüğü üzere ya terörize edilerek, ya ambargolara mahkum edilerek ya da doğrudan askeri müdahalelerle sürece entegre edilmeye çalışılmaktadır.

Özellikle direnişin belkemiğini oluşturan Müslüman Kardeşler Hareketi’nin devrilmesi sürecinin tamamen modern paradigmaya boyun eğmeyişiyle alakalı olduğunu düşünüyoruz. Şayet Müslüman Kardeşler Hareketi Türkiye’de AKP’nin yaptığı gibi modern paradigmaya muhafazakar demokrat kimlikle entegre olmayı seçerek İslam’ı sadece kültürel/folklorik bir değer halinde yaşamayı kabullenseydi iktidarını sağlamlaştırmış olurdu. Ancak Hareket bizzat liderleri tarafından Kur’anı düstur, peygamberi rehber ve cihadı da hayat tarzı olarak kabullendikleri için saf dışı bırakılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla Ortadoğu olarak adlandırılan bu coğrafyada ki kaosun asıl sebebi enerji, jeopolitik v.s değil "hayat tarzı" algısıdır.

Müslüman ilim ve fikir adamlarının İslami bilgi üretme noktasında oldukça yetersiz kalmaları Müslümanlar olarak bizleri, Seyit Hüseyin Nasr’ın ifadesiyle "desakralize" edilmiş yani laikleştirilmiş bilgiye mahkum durumda bırakmaktadır. Şayet diriliş gerçekleştirilmek isteniyorsa bunun yolunun Avrupa merkezli bilgi,insan,tarih,evren algısından kurtularak İslami epistemolojiye göre bir bilgi, insan, evren ve tanrı tanımı yaparak  işe başlamak gerekir. İslami bilgiyi üretmek suretiyle zamanımızın şahidi/ibn-ül vakt olamadığımız ve içinden geçmekte olduğumuz süreçleri tanımlayamadığımız için ciddi kimlik krizleri yaşıyoruz. Yaşanan bu kimlik krizleri nedeniyledir ki Türkiye insanı kendisini ne batılı ne doğulu olarak tanımlayamamakta, tam da post-modern sürece uygun bir şekilde, melez kimliklerin anaforunda ciddi bir kimlik buhranının içerisine sürüklenmektedir. Hele ki muhafazakar demokrat kimliğin, özellikle siyasette, din ile ilişki kurmanın bir yolu olarak Müslüman kimlik yerine ikame edilmesi üzerinde dikkatlice düşünmek mecburiyetindeyiz. Muhafazakarlığın aydınlanma sürecinin bir ürünü olduğu ve aydınlanma düşüncesinde içkin olan sekülerlikle olan bağı göz önüne alındığında mü’min kimliğin barizleştirilmesi noktasındaki sorumluluğumuz daha da artmaktadır.

Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!