Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

SEKÜLER MUHAFAZAKARLIK-IV

Kamil ERGENÇ

08-09-2014

SEKÜLER MUHAFAZAKARLIK-IV

Helal-haram arasındaki çizginin ortadan kaldırılarak gri alan ihdas etme eylemi, beraberinde İslam’ın yaşam pratiği olan sünnetin de alelade bir şekilde sorgulanmasına ve sünnetin özellikle ahlaka/hayata taalluk eden boyutunun tarihselleştirilmesine sebep olmaktadır. Modern ve post-modern tahakküm karşısındaki en önemli mukavemet hattımız olan sahih sünnetin, modernitenin ilerlemeci tarih algısının tabi neticesi olarak antikleştirilmesi; post-modernliğin "an"laşan zaman algısı ve hakikatin bilinemezliği ilkesinden hareketle oluşturmaya çalıştığı tatmin ve haz eksenli hayat algısıyla içeriksizleştirilmesi ve/veya "zaman dışı"laştırılması karşısında Müslümanların müteyakkız olmaları gerekmektedir. En yüce ahlaki donanımın mücessem hali olan Rasul(a.s)’ün sahih sünnetinin pratize edilmesi bugün için modern ve post-modern telakkilerin işlevsizleşmesi için hayati öneme haizdir.

Kalp ve akıl arasındaki muvazene ve insicam bozulduğunda Mü’min bilinç parçalanmış demektir. Kalp ve akıl arasındaki muvazene ve insicamın bozulması modernitenin arzuladığı insan tipinin ortaya çıkmasına sebep olur. Kitab-ı Kerim bir çok ayetinde anlamanın, düşünmenin ve tedebbür etmenin merkezi olarak kalbi zikreder. Kalp ve akıl arasındaki ilişki sahih bir zeminde teşekkül ettirildiği müddetçe ilahi rızaya muvafık eylemlilikler tezahür etmeye başlar. Modernitenin aklı putlaştırmasının ve kalbi ötelemesinin bir neticesi olarak insanlık bugün elleriyle yaptıklarından dolayı karada ve denizde ifsada sebep olmuştur. Dolayısıyla tevhit aynı zamanda kalp ve akıl birliğini ve bunun tabi neticesi olarak eylem birlikteliğini ve nihai kertede kalp-akıl-dil ve eylem ilişkisinin tek bir kaynağın rehberliğini kabul ederek gerçekleştireceğine inanmanın adıdır. Kalp-akıl-eylem ilişkisini sahih zemininden koparan modern ve post-modern süreçler aslında insanı parçalara ayırarak şirke kapı aralamış olmaktadır. Pagan kültürlerin birden fazla tanrıya sahip olmalarının arka planında da hayatı parçalama ve her parçaya hakim bir tanrı ihdas etme inancı vardır. 

Bugün, 7.yüzyılda olduğu gibi taştan tahtadan putlar yapılarak bu putlara saygı ve tazimde bulunulmuyor. Dolayısıyla şirki sadece somut nesnelere-taştan, tahtadan yapılma putlara-tapınma/tazim üzerinden tanımlayacak olursak, bugünün şirkini açıklamakta zorluk çekeriz. İçinde yaşadığı döneme/çağa şahitlik yapmak gibi esaslı bir görevi bulunan Müslüman şahsiyetin, şirkin bu yüzyılda kendisini hangi argümanlar ve eylemler ve hangi düşünce/fikir üzerinden ifade ettiğini tespit etmek gibi bir esaslı bir görevi vardır.

Hayatın tevhidi yönü bozulduğunda din, belli alanlara hapsedilen bir ritüeller sistemi veya manevi bir tatmin vasıtası haline gelecektir. Sekülerliğin istediği tam da budur. Sekülerlik dinsiz bireyler oluşturma gibi bir çabanın içerisinde değildir. Bunun mümkün olmadığını sekülerliğin ortaya çıkış süreci de ortaya koymaktadır. Sekülerlik dini bireysel anlamda yaşamayı, evrenin ve insanın tanımlanmasında din dilinin kullanılmamasını yeğlemektedir. Din kurumsal yapı/kilise çatısı altında özel gün ve gecelerde manevi bir tatmini sağlamak amacına matuf olarak işlev görmelidir. Sosyal hayatın tanzimi, iktisadi, ictimai, hukuki, siyasi, askeri alanların tanziminde ise aklın merkezi rol üstlenmesi gerektiğini ifade etmektedir. Sekülerliğin bu algısını destekler mahiyette Türkiye de camilerin devlet dairesi gibi çalışması ve özel gün ve geceler merkezli bir dini duyarlılık algısının oluşturulmaya çalışılması manidardır.

İslam’ın insan, evren, tarih ve hayat algısında dini ve din dışı/profan bir ayrımın yapılması mümkün değildir. İslam kendisini "ed-din" olarak tanımlar ve kendi epistemolojsi çerçevesinde bir "hayat tarzı" inşa eder. İslam’ın peygamberlik vasıtasıyla modellediği hayat tarzı ve hayatı anlama ve anlamlandırmada ortaya koyduğu metot kendine özgüdür. Dolayısıyla İslam noktayı nazarından bakıldığında dini-dünyevi, maddi-manevi, ruh-beden, kamusal-özel gibi ayrımlar yapmak söz konusu değildir. Tevhidin dünya görüşünde insan kul olarak kendisini gerçekleştirmek ve hayat algısını bu kulluk bilincine göre inşa etmek zorundadır. Allah bütün alemlerin rabbi, son peygamber Hz.Muhammet(s.a.v) bütün insanlığın rol modelidir.

Aziz Kur’an bütün bir insanlık için hidayet kaynağıdır. İslam hayatın her veçhesini kuşatır. İnsan etkinliğinin olduğu her alanda ilahi rızaya muvafık eylemlerin nasıl teşekkül edeceğine dair zihinsel formasyonu İslam insana sunar. Kitab-ı Kerim zamanlar üstü yegane mutlak bilgiyi temsil eder.İnsanlık hangi zaman diliminde yaşıyor olursa olsun ancak ve ancak bu mutlak bilgiye ram olarak felaha kavuşabilir. Allah melekleri aracılığıyla kullarını sürekli murakabe eder. İslam’ın dünya görüşünde Allah’tan bağımsız, hadi modern kavramlarla söyleyelim otonom, alan yoktur. Bir yaprağın düşmesinden, rahimlerin neyi gizlediğine kadar her şey Allahın bilgisi dahilindedir ve Allah bize şah damarımızdan daha yakındır. Allah, Aristo’nun dediği gibi evreni yaratıp kenara çekilmemiştir. O her an yaratmaktadır. Dua edenin duasına icabet eder. Hidayeti dileyene hidayet ihsan eder.

Türkiye’de ki sekülerleşme süreci muhafazakarlıktan bağımsız düşünülemez. Yazının başında da ifade ettiğimiz üzere  II. Abdülhamit çizgisinin muhafazakar modernleşme yolunu seçmesi Cumhuriyet döneminde Menderes, Özal, Erbakan ve Erdoğan tarafından sürdürülmüştür. Muhafazakarlığın Aydınlanma ürünü bir tepki ideolojisi olduğu düşünüldüğünde, Fransız İhtilali’nin aşırı gelenek/din düşmanlığı neticesinde ortaya çıkan yıkımı engellemek amacıyla her ne kadar geleneğe ait bazı unsurların muhafaza edilerek modernleşmenin doğru olacağına dair vurgulamaları olsa da, modernlikte içkin olan sekülerliğe itiraz kaydı düşmemesi muhafazakarlığın modernitenin yardımcısı pozisyonunu tahkim etmiştir.

Genel bir tanım yapmak gerekirse muhafazakarlık; aydınlanmaya ve onun akıl anlayışına, bu aklın ürünü olan siyasi projelere ve bu siyasi projeler doğrultusunda toplumun dönüştürülmesine ilişkin öneri ve uygulamalara muhalif olarak ortaya çıkan; rasyonalist siyaseti sınırlamayı ve toplumu devrimci dönüşüm proje(ci)lerinden korumayı amaçlayan yazar, düşünür ve siyasetçilerin eleştirilerinin bir siyasi felsefeyi, bir düşünce geleneğini ve zaman içinde onlardan türetilen bir siyasi ideolojiyi ifade etmektedir. (Özipek,2011) Muhafazakar düşüncenin Avrupa’da yaşanan gelenek karşıtlığına ve rasyonalist algının yol açtığı her alanda aklın belirleyiciliği düşüncesine karşı duruş şeklinde tebarüz ettiği gerçeği bu kavramın müslüman toplumlar açısından veya benzer tarihi süreçleri yaşamayan toplumlar tarafından benimsenmesini sorunlu kılmaktadır.

Kurulu düzenin değişmesinden yana olmayan bir akım olarak muhafazakarlık değişim karşıtlığını daha çok kurumsal değişimin karşısında durarak belirginleştirir. Özellikle Fransız İhtilali sürecindeki tavrıyla o güne kadar oluşmuş kurumsal yapının değişiminden rahatsızlık duymuştur. Gelenek ve gelenekte üretilen değerlerin din tartısına vurulmadan içkinleştirilmesi muhafazakarlığın önemli hususiyetlerinden biri sayılabilir. Neden geleneksel kurumlar ve değerler muhafaza edilmelidir? sorusunun muhafazakarlıktaki cevabı her dönemde farklıdır. 19. yüzyılda yaşayan bir muhafazakarın müdafaa ettiği ile 21. yüzyılda yaşayan bir muhafazakarın müdafaa ettiği değerler farklı olabilmektedir. Bu da muhafazakarlığın aslında kendi içinde ilerlemeci tarih/zaman algısını, modernitede olduğu gibi, meşrulaştırdığının göstergesidir.

İlginçtir ki Fransız İhtilali’ni yapan burjuva, geleneğe ait tüm kurumların ve değerlerin ortadan kalkması için adeta terör estirirken, devrim sonrası tesis ettiği statükoyu korumak için başlarını Edmun Burke’ün çektiği ihtilal karşıtlarına karşı muhafazakar refleksler göstermiştir. Bu durum "devrimci" olarak başlayan sürecin daha sonra muhafazakarlıkta karar kılarak kendisiyle çeliştiğinin en güzel örneğidir. Aslında her devrim başlangıçta köklü değişimlerden yanayken daha sonra yeni tesis ettiği düzeni ve kazanımları korumak için muhafazakarlıkta karar kılmaktadır. Atatürk devrimleri bu tablo için güzel bir örnektir. Osmanlı’dan tevarüs edilen her ne varsa ortadan kaldırmak amacıyla devrimler yapılmış fakat daha sonra bu devrimlerin kazanımlarını korumak için muhafazakar reflekslerle hareket edilmiştir. Kurulu düzen TSK, Yargı, Üniversiteler ve bunların kamusal alandaki bürokratik uzantılarına emanet edilerek gelebilecek her türlü tehdit bertaraf edilmek istenmiştir.

Son on iki yıldır Kemalist muhafazakarlarla, II. Abdülhamit çizgisinin muhafazakarları arasında ciddi kavgalar cereyan etmektedir. Bu kavganın galibi şimdilik II. Abdülhamit çizgisinin devamcısı olan muhafazakarlardır. Çünkü Kemalist çizginin üzerine kurulduğu pozitivist evren, insan, tanrı ve devlet tasavvuru çökmüş ve post-modern olarak adlandırılan süreç hakimiyetini perçinlemeye başlamıştır. Kesin bilimsel yargıların ve meta-anlatıları/ideolojilerin yapı-bozuma uğratılarak geçersiz kılınması, kapitalizmin ve teknik ilerlemenin geldiği doymuşluk hali, küreselleşme ile birlikte tahtı sallanan ulus-devlet formunun yerine ultra-denetimci devlet formunun ikame edilmesi, dine "folklorik ve kültürel" olmak koşuluyla kamu hayatında yer açılması gibi hususlar post-modern dönemin özellikleri olarak sayılabilir. Dinle temasın muhafazakarlık üzerinden kurulduğu bu süreçte Ak Parti ile temsil edilen muhafazakar demokrat kimlik mü’min ve müslim kimliğin yerini almış ve modern/post-modern paradigmada içkin sekülerlik müslümanlar tarafından içselleştirilmiştir.

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!