Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Ulus-Devlet ve Müslüman Kimlik

Kamil ERGENÇ

03-11-2014

Ulus-Devlet ve Müslüman Kimlik

Yeniden şekillen(diril)en Dünya’da, özellikle yakın çevremizde, meydana gelen hadiseler haddinden fazla karmaşıklık ve tam da post-modern dönemin ruhuna uygun olarak belirsizlikler içerse de içinde bulunduğumuz durumun adlandırılmasında ulus-devlet kavramının önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum. Dünyanın modern paradigma etrafında homojenleştirilmesi yani Avrupa merkezci/eurocantrik insan, evren ve tanrı anlayışının küreselleşmesi sürecinde 1. ve 2. dünya savaşları çok önemli bir rol oynadı. Finans kapitalin süratli dolaşımı ve üretim-tüketim anlamında yaşanan birörnekleşme zaten Eurosanrtik anlayışın olmasını arzuladığı bir duruma işaret ediyordu.

Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, Rus Çarlığı ve Alman İmparatorluğu gibi devasa yapılar, 1. dünya savaşı sonunda artık ortada yoktu. Bu yapıların oluşturduğu nüfuz alanlarında meydana gelen boşluk, mikro/ulusal devletçikler tarafından, küresel finans-kapitalin rahat dolaşımını ve modern değerler ekseninde gerçekleştirilmesi planlanan homojenleştirme projelerinin daha kolay gerçekleştirilmesinin zeminini oluşturmak için dolduruldu. Yani 1. dünya savaşı aslında Dünyayı Batılı/modern/kapitalist değerler ekseninde homojenleştirme/birörnekleştirme projesinin ilk adımı olarak kabul edilebilir.

Bu süreçte hadım edilen kadim medeniyetler birer folklora dönüştü. Kapitalizmin özellikle Doğu medeniyetlerini kendi tahkimatı için araçsallaştırması, Hindistan ve Çin gibi yoğun nüfuslu ülkeleri ucuz işgücü ambarı olarak küresel tröstlerin hizmetine sunması ve Japonya’nın 2. dünya savaşından sonra geleneğin kapitalizmle izdivacı çerçevesinde yaşadığı modernleşme tecrübesi gibi olgular modern paradigmanın küreselleşmesinde önemlidir. Gerçi henüz Hindistan ve Çin gibi kadim medeniyetler tam anlamıyla moderniteye entegre olamadılar. Ancak bu medeniyetlerin modernite karşısında sahih bir duruş sergilemeleri de artık imkânsızlaştı. Her ne kadar Çin, aydınlanma aklının ürünü olan komünizmle idare ediliyor olsa da geleneksel yaşam tarzının yaygınlığı onun batılı anlamda modern bir ülke olmasına şimdilik engeldir. Dünya’nın, Çin ve Hindistan gibi yoğun nüfuslu yerlerinin kapitalistleşmesi durumunda ne hale geleceğini öngörmek için ise müneccim olmaya gerek yok. Kaos, buhran ve sömürü gelecek yılların en merkezi kavramları olacak.

Söz konusu Ortadoğu olduğunda cereyan eden tüm hadiseleri jeo-stratejik ya da enerji jeo-politiği ekseninde değerlendirmek, her ne kadar uluslararası ilişkiler açısından kabul edilebilir gibi görünse de, aslında bu coğrafya da meydana gelen olaylar ideolojiden bağımsız değildir. Enerji, elbette önemli bir muharrik güçtür. Nitekim modern medeniyet kendisini enerji kaynaklarının ve stratejik noktaların ele geçirilmesi üzerine konumlandırmıştır. Ancak, üç büyük dinin doğum yeri olması ve insanlık tarihinin en velut medeniyet havzası olarak tebarüz etmiş olması hasebiyle, Ortadoğu, sadece şimdi değil geçmişte ve muhtemelen gelecekte de Dünya gündeminin merkezinde olmuştur/olacaktır.

Bu coğrafya da ki üç büyük dinden doğduğu yere ihanet eden tek din Hıristiyanlık olmuştur. Roma’nın Doğu ve Batı olarak ayrılmasından ve Doğu Roma’nın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra tamamen Avrupa kıtasına yerleşen ve kendini orada yeniden icat eden Hıristiyanlık hem Yahudilere hem de Müslümanlara karşı mesafeli duruşunu devam ettirmektedir. Kudüs’ten bağımsız bir kimlik olarak saf Romalı özelliğiyle kendisini yeniden ihya etmenin yollarını arayan Hıristiyanlık; Endülüs’ü bu nedenle imha etmiş, Avrupa’da ki Yahudileri de yine bu nedenle kovmuştur. Çünkü Avrupa’da hem İslam hem de Yahudilik Hıristiyanlara İsa’nın da Kudüslü olduğunu hatırlatmakta ve icat edilmiş Avrupa Hristiyanlık fikrini tahrip etmektedir.

1. dünya savaşı sonrasında ama bu kez devlet kurma bahanesiyle kıta Avrupa’sından sürülen Yahudiler ve bir türlü Batılılar gibi modernleşmeyen Müslümanlar Avrupalı Hıristiyanlık düşüncesinin karşısında ki en büyük engeldirler. Hıristiyanlık şimdi, saf Romalı kimliğini yeniden tebarüz ettirmenin kaygısıyla hareket etmekte ve şimdilik özellikle Müslümanları hedef tahtasına koyarak İslam’ı Protestanlaştırmayı ve kendi tarihi tecrübesinde yer alan mezhep savaşları ekseninde Müslümanları birbirine kırdırmayı hedeflemektedir. NATO konseptinin değiştirildiği, yani tehlikenin renginin kırmızıdan yeşile döndüğü 1990’lı yıllar bugün yaşananların anlaşılması açısından önemli bir veri olabilir.

Ancak Eurosantrik perspektif İslam’ın küresel ve muştulayıcı dilini ve bu dilin şekillendirdiği direniş ahlakını; bu ahlakın donattığı müminler topluluğunun müstesna karşı duruşunu engelleyemedi. Ahlak abidesi direnişçilerimiz küresel enformasyonun her türlü iğfal araçlarına rağmen Siyonist kuşatmaları yarmayı ve insan olarak kalmanın yani gerçek anlamda özgürleşmenin bedelini en soylu şekilde ödemeyi kendilerine şiar edindiler. Bu nedenle bugün adına Ortadoğu denilen bu bölgede cereyan eden hadiseler, her ne kadar kendisini post-modernlikle tahkim etmeye çalışsa da iflas eden Avrupa merkezci insan, evren ve tanrı fikrinin ömrünü uzatmaya dönüktür. Bu algı karşısındaki en esaslı duruşu, teslimiyet ve kulluk ekseninde, İslam gösterdiği içindir ki hedef Müslümanlardır.

 ***

Nitekim bugün Arap isyanlarının yaşandığı yerlerde ve özellikle artık ciddi bir bölgesel kaos alanı haline gelen Suriye bağlamında cereyan eden hadiseler Müslümanların enerjilerini kendi aralarında tüketmelerini sağlamaya dönük operasyonların başarıya ulaştığını göstermektedir. Hazindir ki bu operasyonlar kendisini Müslüman olarak tanımlayanlar tarafından fark edilmemekte ve küresel küfür cephesi planlarını gayet başarılı bir şekilde hayata geçirmektedir. Yüzyıl önce çizilen sınırlar ve ulus-devlet belası bugün olayları ve olguları mü’mince değerlendirme imkânımızı yaralamıştır. Bunun yanında, Ayn-el Arap (kobane) bölgesinde yaşananlar bağlamında ortaya çıkan etnosantrik tepkiler, bizlere mü’mince bir bakışa ve değerlendirmeye ne kadar ihtiyacımızın olduğunu hatırlatmaktadır. Yaşadığı zamana/döneme şahitlik yapması gerekenler şahitliklerini ihmal ediyorlar. Vaktin oğlu olması gerekenler aziz vakitlerini içeriklendirilmiş haberler eliyle heder etmekle meşguller. Medya ve enformasyon ağları eliyle düşüncesizleştirilmenin en yoğun yaşandığı dönemlerden geçmekteyiz. Olayların tahrikinden bir türlü kendimizi kurtaramadığımız için olgular üzerinden sorgulamalar yapamıyoruz. Suriye meselesi üzerinden ve bugün Kobane ekseninde meydana gelen hadiselerin “neden olduğu” konusunda ana akım düşüncenin dışında konuşamıyoruz. Ulus-devlet belasının Müslüman halkları nasıl bir trajediye mahkum ettiğini sorgulamak yerine yeni ulus devletlerin oluş(turul)ması için kendisini Müslüman olarak tanımlayanlar küresel küfür cephesiyle işbirliği yapabiliyor.

Gerek Türkiye gerekse İran, Irak ve Suriye Kürdistan’ının Müslüman halklarının temsilcileri(!) iddiasında olanlar genelde seküler Kürtçü gruplardan oluşmaktadır. Türkiye’de PKK/BDP, Suriye’de PYD, İran’da PEJAK, Irak’ta KDP gibi yapılar seküler özellikleriyle öne çıkmış yapılardır. Birinci körfez savaşından beri özellikle Kürdistan havzasının İslami damarının kesilmesi ve seküler Kürtçü yapıların öne çıkarılması için çaba sarf eden küresel istikbar, yerelde bulduğu ortakları eliyle, inşa etmeyi düşündüğü Kürdistan ulus-devlet yapısıyla, 20. yüzyılın başında Türkçü sekülerler eliyle Müslüman Anadolu halkına yapılanların benzerini Kürt halkına yapmayı planlamaktadırlar. Kürdistan havzasının sekülerleştirilmesi için uzun yıllardır verilen mücadele -bu noktada Türkçü ve Kürtçü sekülerlerin ortak hareket ettiğini hatırlatalım- bugün meyvelerini vermeye başlamıştır.

Suriye’de hükümet karşıtı gösterilerin başlamasından bu yana Esat’ın stratejik bir adımı olarak saldırılardan muaf tutulan ve muhtemelen İran/Rusya hattının yönlendirmesiyle Salih Müslim önderliğindeki seküler Kürtçü gruba hibe edilen Suriye Kürdistan havzası kantonlaşma/otonomlaşma sürecine girerken, uzun vadede Türkiye Kürdistan’ı üzerinden bir operasyon yapılmasının zeminini oluşturdu. Öcalan’ın farklı etnik kesimlerle bir arada yönetim anlayışının bir sonucu olarak ortaya attığı kanton doktrinin hayata geçirildiği Kobane, Afrin, Cezire gibi yerlerin IŞİD tarafından hedef alınması ise bu havzada oluşturulması planlanan Kürt ulus-devletini, şimdilik, akamete uğrattığı için, Suriye’de şimdiye kadar katledilen on binlerce mazlum için sessiz kalmayı yeğleyen küresel güçler hemen koalisyon oluşturarak inisiyatif almaya başlamıştır. Artık şu bir hakikattir ki, Ortadoğu olarak adlandırılan bu bölgede yeni ulus devletler oluş(turul)acaktır. Bu oluşum sürecinde ise farklı etnik kimlikleri bünyesinde barındıran ulus-devletler ciddi bir sınavdan geçecektir.

Türkiye’nin bu ulus-devlet oluşturma sürecini Suriye’de isyanın başladığı ilk günlerde fark ettiğini ve bu nedenle başından beri Suriye’ye  müdahil olduğunu söyleyebiliriz. 1990’lı yıllarda gerçekleşen 1. körfez savaşının sonucunda “de facto” olarak oluşan Kuzey Irak Kürdistan’ına benzer bir pozisyonun oluşmasına engel olmak Türkiye’nin en önemli hedeflerinden biriydi. Uzun vadede ise, Türkiye, Güneydoğusunu da içine alacak bir  ulus-devletleşmenin zemini olan kantonları ortadan kaldırmak ve muhtemel bir bölünmenin önüne geçmeyi hedeflemekteydi. Bundan dolayıdır ki Türkiye gerek ÖSO içinde ki aktif rolüyle-Kobane’ye ÖSO yardımı tamamen Türkiye inisiyatifiyle gerçekleşmiştir. Sadece bu durum bile Türkiye’nin Suriye’de ki Esat karşıtı gruplar arasında ki etkinliğini göstermektedir-gerekse SUK (Suriye Ulusal Koalisyonu) üzerinde ki etkinliğiyle bölgede oluşması muhtemel bir Kürt ulus devletinin önüne geçmeyi planlamaktadır.

Bu noktada Kobane (Ayn-el Arap) bahanesiyle Türkiye’de ki seküler Kürtçü grupların gerçekleştirdiği katliam ve yağmalar devletin elini güçlendirmiştir. Bu olaylar neticesinde Türkiye Kürdistan’ında yaşayan halklar kendi temsilcileri iddiasında bulunanların ellerine imkan geçirdiklerinde, zulüm icra etmekte seküler/ulusçu Türkçülerden hiç de geri kalmadıklarını/kalmayacaklarını görmüştür. Özellikle İslami kimliği ile tebarüz etmiş Kürt Müslümanlarının vahşice katledilmeleri Türkiye Kürtlerinin bir otorite olarak Türkiye Cumhuriyeti’ne daha sıkı sarılmalarının önünü açmıştır. Seküler Kürtçü gruplar bu durumu fark ettikleri içindir ki cinayetlerini arttırmış ve yeniden 1990’lı yıllara dönmenin zeminini oluşturmaya çalışmaktadır. Söz konusu İslam’la ve İslam’ın değerleriyle savaşmak olduğunda seküler Kürtçülerle seküler Türkçülerin nasıl da ortak tavır aldığı bugün ibretle izlenmektedir. Daha ibretamiz olanı ise Anti-emperyalist bir zemine yaslandığını iddia eden ve sol jargondan beslenen seküler Kürtçülüğün emperyalistlerle el ele vermesidir.

Sonuç olarak modern düşüncenin rahminde döllenen ulusçuluk acıyı dahi ulusallaşmıştır. Bu nedenle hem seküler Türkçülerin hem de seküler Kürtçülerin içinden geçmekte olduğumuz zaman dilimindeki tepkisellikleri ahlak dışıdır. Kendi etnik, mezhebi, kültürel çıkarlarına zarar gelmediği müddetçe duyarsızlığı seçenlerin; Suriye de yaklaşık dört yıldır devam eden zulüm, katliam ve tecavüzler karşısında dilsizleşenlerin, söz konusu etnisite olduğunda feveran etmesi ulusçuluk belasının nasıl genlere işlediğinin en bariz örneğidir. Vesselam…

Kamil ERGENÇ

kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!