Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Devletin Yeni Dili

Kamil ERGENÇ

26-01-2015

Devletin Yeni Dili

Günlük hayatımızda çok sık kullandığımız "beni yanlış anladınız" sözü aslında aynı paradigma ekseninde düşünmemenin neticesidir. Dolayısıyla anlamak ve anlaşılmak sadece aynı dili konuşmanın değil aynı paradigma ekseninde düşünmenin de etki ettiği bir süreçtir. Bu süreç dil-kavram ilişkisinin ne kadar mühim olduğunu tazammun eder. Nitekim düşüncelerimiz kavramlarla dile getirilir. O halde aynı kavramlar dünyasından hareketle konuşmak anlaşılmanın önemli unsurlarından biri olsa gerektir. "Öze dönüş" ancak kendi kavramlarımıza döndüğümüzde mümkün olacaktır. Dolayısıyla sorun, öze dönüş sorunu, zannedildiğinden daha büyüktür. Varoluşunu modern paradigma ekseninde tanımlayan bir aklın, önce bu durumunun farkında olması daha sonra öze dönüşe niyet etmesi en nihayetinde ise varoluşunu yeniden ve fakat kendi kavramlarıyla tanımlaması gerekecektir.

Kavramlar, tarihi ve kültürel bir sürecin ürünüyse ki öyledir başka bir tarih ve kültüre  ait kavramların içselleştirilmesi oldukça zordur. Cumhuriyet devrimleri arasında tahrip gücü en yüksek olanın dil devrimi olduğu inkar edilemez bir  gerçekliktir. Dilin varoluşu anlamlandıran hususiyeti, neden hedef alındığını açık etmektedir. İmparatorluk olarak altı asır boyunca farklı dil, din ve ırklara ev sahipliği yapmanın tabi bir sonucu olarak kaynaşmışlık halinin dilde tezahür eden enternasyonel boyutu, nasyonel bir forma indirgenmek suretiyle ciddi bir kısırlaşma yaşanmıştır. Dilin arılaşması adına ihdas edilen Türk Dil Kurumu ve Güneş Dil Teorisi imparatorluk dilinin yerine öz Türkçe denilen ve hassaten Arapça ve Farsça kelimelerden arındırılmış olma yönüyle yeni bir varoluş inşa etme, nasyonal kimliğe özgü bir varoluş imkanı oluşturma ve ihdas edilen yeni paradigmaya uygun bir halk yaratma işleviyle ortaya atılmışlardır. Bu amaçla oluşturulmaya çalışılan ulus-devletçi algı kısmen başarıya ulaşmıştır. Ancak 20.yüzyılda pozitivizmin çöküşü ile birlikte modern düşünce de ciddi yara almış ve bu düşünce ekseninde üreyen ideolojiler de yavaş yavaş sahadan çekilmeye başlamıştır. Post-modern süreç, modernlikten şekil olarak farklı olmakla birlikte kullandığı dil itibariyle homojenleştirme hususiyetiyle öne çıkmakta, ancak bunu yaparken hakikat iddiasında bulunmanın hiçbir din ve ideolojinin tekelinde olmadığı vurgusunu yapmayı ihmal etmemektedir. Dolayısıyla her düşünce/ideoloji/din kendisini izhar etme hakkına sahiptir ancak kendisini tek hakikat olarak ortaya koyma hakkına sahip değildir. Sekülerlik ve neo-liberal yaklaşımın eleştirilemezliği yönüyle post-modern süreç bütün kültürleri tek bir kültür, kapitalist kültür, etrafında kümelenmeye çağırmaktadır.

İmparatorluk bakiyesi olan ve dilsel varoluşunu terk etmeye zorlanan bir devlet olarak Türkiye; pozitivizmden ilham alan modern paradigmanın ürünü olan ulus-devlet ve Kemalizm ekseninde şekillenen bir kimlikle 21. yüzyılı karşılayamayacağını anlamış olacak ki tarihi mirasıyla temas kurma zorunluluğu hissetmiştir. Osmanlı vurgusu ve Osmanlıca üzerinden yapılan tartışmalar esasında yeni bir varoluş mücadelesinin yaşandığını da gözler önüne sermektedir. Aslında devletin bu noktada yapmak istediği Osmanlı üzerinden yeni bir varoluş temasını güçlendirmektir. Kemalizm’in pozitivist felsefeden etkilenerek ihdas edildiği, ulus-devletin de yine aynı felsefenin siyasal uzantısı olduğu hatırlandığında, bu iki ideolojiyle yola devam etmenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin mevcudiyetini ciddi anlamda tehlikeye atacağı anlaşıldığı için sessiz sedasız, burada Ak Parti'nin rolü inkar edilemez, Kemalizm’den teberri edilmiş ve ulus-devlet argümanı son yıllarda iyice işlevsizleş(tiril)miştir. Özellikle dış politika da Osmanlı hinterlandını merkeze alan yaklaşımın egemen olması aslında tesadüfi değildir. Aynı dilsel varoluş olanaklarına sahip olan Müslüman halklar olarak Osmanlı hinterlandında cereyan eden bugünkü hadiselerin Türkiye’yi yakından ilgilendirdiği bir gerçektir. Bugün başbakanlık koltuğunda oturan Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU Hoca’nın gayet isabetli olarak "Şam’ın, Kudüs’ün, Bağdat’ın ve İstanbul’un kaderi birdir’’ açıklaması bu bakışın en somut ifadesidir. 11 Eylül sonrası başlayan yeni "Haçlı Seferi’’nin Türkiye’ye uğrayacağından kuşku duymadığı için devlet, bu seferi bertaraf edecek bir mukavemet hattına ihtiyaç hissetmiştir ki bu hattın oluşması için İmparatorluk "dil"iyle temasa geçilmiştir. Bu imparatorluk dilinde içkin olan "dini" yön ise mukavemet hattının en önemli unsurudur. Cumhuriyet sürecinde özellikle kimliğinden arındırılmak istenen ve bunda kısmen başarılı da olunan bir halkla bu haçlı seferine karşı konulamayacağı geçte olsa anlaşılmış ve bundan dolayı tekrar İmparatorluk "diline" dönüş çalışmaları başlamıştır. Ancak burada temel sorun "anlaşılma" sorunudur. Neo-liberal ve kapitalist kültür tarafından zihinleri iğdiş edilmiş kitleleri "İmparatorluk diliyle" yeniden özneleştirmenin mümkün olup olmadığını zaman gösterecektir. Vesselam...

Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!