Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Düşün(dürül)üyor muyuz?

Kamil ERGENÇ

28-04-2015

Düşün(dürül)üyor muyuz?

Düşünmenin soylu bir eylem olduğundan kuşku yok. Sorun onun soylu yönüyle ne derece ilişki kurulabildiğinde. Akıl nimetinin imkanlarıyla gerçekleştirdiğimiz bu soylu eylemin Rabbimiz tarafından öğretilen isimler/kavramlar ve isim verme/kavramsallaştırma yeteneğiyle gerçekleştiği de muhakkak. Kavramlar ise içine doğduğu tarihin ve kültürün izlerini taşır. Allah(c.c), belirli aralıklarla tarihe müdahale ederek yerinden edilen veya unutulan kavramları nebi ve rasulleri aracığıyla tekrar yerine koyar. Böylece Allah(c.c), insanlığa nasıl düşünmesi gerektiğini öğretir. Eylem, düşünceden sonra geldiği içindir ki insan nasıl düşünmesi gerektiğini bilirse nasıl eylemesi gerektiğini de bilir. Bu nedenle hayat algısı, evren tasavvuru ve Allah inancı etrafında var olan kavramlar nötr değildirler. Hangi tarihi ve kültürel havzaya aitlerse o havzanın "düşünme biçimini’’ yansıtırlar. ’’Eyleme biçimimiz’’ düşünme biçimimizin bir yansıması olduğundan hangi paradigma çerçevesinde düşündüğümüz eylemlerimizle belli olur. Düşünme biçimi de bugünden yarına oluşan bir şey değil, uzun tarihi birikimin neticesinde olgunlaşan bir durumdur. Tarih, kavramların nasıl algılandığı ve hangi kavramın nasıl bir perspektif oluşturduğunun imkanlarını öğretir. Bu nedenle geçmişi tamamen silerek bir düşünme biçimi inşa etmek oldukça zordur. Tarihi birikim/hafıza, ciddi bir kavram dünyası da inşa eder. Nitekim o kavramlar da düşünce dünyamızı şekillendirir. Tarihin oluşmasında ki en esaslı faktörlerden biri de din olduğuna göre kavramların dinden bağımsız bir tanımlarının yapılmaları mümkün değildir. Din karşıtı gibi görünen kavramlar dahi kendilerini dinin işgal ettiği yere göre konumlandırmak zorunda kalmışlardır. Nitekim şirk de bir tür dindarlık biçimini içerisinde barındırır. Hatta belki birden fazla tanrıya ibadet söz konusu olduğundan şirkin daha dindar olduğu(!) bile iddia edilebilir. Ancak tevhidi perspektiften bakıldığında, bütün bir hayatı tanzim etmesi gereken mutlak bir ilahın öğretisi/değerler sistemi yerine,hayatı parçalara ayırarak her parça için ayrı bir öğreti/değerler sistemi ihdas etmenin adıdır şirk. Dolayısıyla düşünmemize imkan veren kavramların serencamı önemlidir. İçinde yaşadığımız zaman diliminde düşünce dünyamızı hangi paradigmanın kavramları işgal ediyorsa eylemliliklerimiz de ona uygun olmaktadır/olacaktır. Kutsal olanla bağı koparılmış modern bilginin  oluşturduğu düşünceyle sahih mümin kimliğin izhar edilmesi mümkün değildir. Dünya’nın bugünkü halini almasında önemli ölçüde etkisi olan Avrupa Aydınlanması, bilginin kutsalla olan bağını zedelediği için bugünü şekillendiren kavramlar dünyasının seküler karakterli olduğunu bilmemiz gerekir. Avrupa’nın kendi içinde yaşadığı dinsel reform sürecinin de kaynaklık ettiği aydınlanma; insan, evren ve tanrı telakkisini akıl merkezli bir tanımlamaya tabi tutarak yani rasyonalize ederek modern dünyanın seküler karakterli doğasına kaynaklık etmiştir. Her ne kadar aydınlanma düşüncesinin mimarları dindar kimlikleriyle ön plana çıksalar da, otuz yıl ve yüzyıl savaşlarının tükettiği Avrupa insanını İncil’den bağımsız bir hayat-evren-tanrı tasavvuruna ikna edebilmek için bilimin, hassaten matematiğin,diline ihtiyaç duyulmuştur. Bu süreç, tanrı merkezli/teocantrik anlayışın yerine insan merkezli/antropocantrik anlayışın ikamesi olarak ta okunabilir. Nitekim birey-toplum ve ulus devlet formülasyonu da bu süreçten neşet etmiştir. 

Düşünmenin algılama ve yorumlama ile olan bağı göz önüne alındığında, kavramların ne kadar ehemmiyetli olduğu da kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Her kavram belirli bir tarihi/kültürel geçmişe sahip olduğundan ve belirli bir paradigma tarafından içeriklendirildiğinden, kavramlar düşünce dünyamızı şekillendirirken aynı zamanda ait olduğu tarihi/kültürel havzaya aidiyetimizi de sağlar. Bu nedenle düşündüğümüzü söylediğimizde sahip olduğumuz kavramlar bağlamında gerçekleştirdiğimiz bir eylemden bahsediyoruzdur. Bu eylemi ehemmiyetli kılan ise varoluşumuzu anlamlandırma noktasında attığımız adımın en önemli ayağı oluşundandır. Dolayısıyla kavramların içeriklerinin hangi paradigma bağlamında şekillendiği meselesi vuzuha kavuşturulmadan, düşünme eyleminin niteliği de sorunlu hale gelir. Özellikle varlığa ve varoluşun anlamına hasredilen kavramların nasıl şekillendiği meselesi önemlidir. Ampirik tecrübenin, duyu algılarının ve aklın sağladığı bilgilerin yegane ve yeterli olduğuna inanan bir zihnin varlığı ve varoluşu anlamlandırma şekli ile vahyi bilginin mutlaklığı ilkesini şiar edinen ve o bilgiyi pratize eden peygamber(s.a.v)’in kavlini "sadık haber" olarak bilgi kaynakları arasında sayan ve hatta aklın vahiyle terbiye edilmesini önceleyen bir zihnin aynı varlığı ve varoluşu anlamlandırması farklı olabilir/olacaktır. 

Bu süreç ister istemez insanın düşünme eyleminin niteliği meselesini dikkate almayı gerektirmektedir. Düşünme eylemi edinilmiş bilgiler yoluyla ve kavramlar aracılığıyla aklın aktif olarak rol aldığı bir süreci ifade eder. Akıl, elde edilen bilgileri sebep-sonuç, öncelik-sonralık, makul-makul olmayan v.b. ayrımlara tabi tutarak önceki tecrübelerinin de yardımıyla bir çıkarımda bulunur. Bu noktada düşünme eyleminin ilk ayağı olarak algılama oldukça önemlidir. Algılama süreci aklın sağlıklı işlediğinin bir işareti olarak değerlendirilebilir. Şayet akıl sağlıklı değilse düşüncenin de sağlıklı olması beklenemez. Bundan dolayıdır ki henüz akılları olgunlaşmadığı için çocukların ve doğru düşünemedikleri için delilerin mükellefiyetleri yoktur. Algıladığımızı anlar, anladığımızı yorumlar ve nihayetinde yorumladığımızı bir hükme vardırırız. Eylemliliğimiz/tavır alışlarımız bu silsilenin en sonunda ortaya çıkar. Yani algı-anlama-yorum ve yargının ardından eylem gelir. Zaten bu silsile düşünmenin bizatihi kendisidir. Düşünme, sahih bir çerçeve içerisinde gerçekleştiğinde ortaya sahih eylemlilik durumu çıkar. Tam tersi de mümkündür. Sahih bir çerçevede gerçekleşmeyen düşünme ortaya gayr-ı sahih eylemler çıkaracaktır. Düşünme eylemi neticesinde tavır alışlar geliştirdiğimize ve yanlış olsa dahi tüm davranışlarımızın belli bir düşünme tarzının ürünü olduğunu kabul ettiğimize göre, aslında soylu bir eylem olan düşünmenin nasıl olup ta korkunç sonuçlar doğuran bir eylem olduğunu da sorgulamak durumundayız. Nitekim bir hırsız veya bir katil de yapacağı işi düşünerek icra etmektedir. Demek ki düşünmenin bizatihi kendisi değil, ’’doğru düşünmek’’ soylu bir eylemdir. Peşinden fecaatler gelen bir düşünmenin soyluluğundan bahsedilemez. O halde kişinin evvela düşünmeyi öğrenmesi gerekir. 

İlk bakışta düşünmenin öğrenilen değil kendiliğinden olduğu söylenebilir. Ancak düşünmenin aşamalarını irdeleyerek öğrenilip öğrenilemeyeceği anlaşılabilir. İlk aşama algı olduğuna göre bu sürecin gerçekleşmesi evvela duyuların ve aklın sağlıklı işlemesine bağlıdır. Eğer duyularımız sağlıklı ve aklımızda herhangi bir sorun yoksa algı aşaması sağlıklıdır denilebilir. İkinci aşama ise anlama aşamasıdır ki bu süreçte duyularımız tarafından beyne iletilenlerin akıl tarafından "ne"liği ve "nasıl"lığı gibi hususiyetleri değerlendirilerek tecrübi bilgilerinde yardımıyla bir tanımlama yapmak suretiyle neye tekabül ettiği hususu netleştirilir. Ardından yorumlama safhası gelir. Bu safhada önceden edinilmiş bilgilerle yeni edinilen bilgiler arasında ilişki kurularak mezc edilir ve nihayet son aşama olan yargı/hüküm aşamasına geçilerek bir sonuca varılır. Eylemliliklerimiz, bu silsilenin neticesinde şekillenir. Dolayısıyla düşünme dediğimiz şey özellikle anlama, yorumlama ve yargı aşamasında yani eylemlilik sürecine giden son üç safhada öğrenilebilirdir denilebilir. Yani nasıl anlayacağımız, anladığımızı nasıl yorumlayacağımız ve hükmü nasıl vereceğimiz hususları öğrenilebilen hususlardır. İlk aşama daha çok fiziksel/biyolojik hususiyetlerin baskın olduğu durumu ifade eder. Yani duyu algılarının ve aklımızın sağlıklı olması ilk aşamanın gereğidir. Şayet ilk aşama sorunluysa yukarıda da ifade ettiğimiz üzere diğer tüm aşamalarda sorunludur demektir. Bu yönüyle bakıldığında nasıl düşünmeliyim? sorusu aslında aklın nasıl işletileceğinin bilinmesi ile cevaplanabilir. Akıl, düşünme eylemini sağlayan, verili, en önemli meleke olduğuna göre onu nasıl kullanacağımız meselesi düşünmenin sağlığı açısından önemlidir. ’’Bağ kuran’’ özelliği ile akıl tefrik, tasnif ve temyiz gibi hususiyetlere sahiptir. Duyular yoluyla aldığı bilgileri belli bir sıraya sokarak bu bilgiler arasındaki ilişkileri tespit eder ve böylece "teemmül süreci" başlar. Soyutlama özelliğiyle akıl, maddenin suretini kendisinden ayırarak hafızaya yerleştirir ve zamanı geldiğinde onu hafızadan geri çağırarak kullanır. Ancak aklın şeriatın sınırları içerisine giren haram-helal, hayır-şer belirleme gibi bir özelliği olmadığından bu noktada vahiy tarafından bir yönlendirmeye ihtiyacı vardır. Akıl, Allah-insan-tabiat üçlüsünün ontolojik olarak kamil manada bir tanımını, vahiy olmadan, yapamaz. 

Bu zaviyeden olmak üzere bugün düşünmenin hakkının verildiğini söylemek öyle görülüyor ki zordur. Belki daha çok bir düşündürülme sürecinden bahsedilebilir. Bu durum aslında düşündüğünü zannetme durumu olarak ta tanımlanabilir. Düşündüğünü zannetme ise verili olanın etrafında dönüp dolaşan bir durumun adıdır. Oysa ki gerçek bir düşünme eyleminin verili olanı sorgulaması ve yeni bir varoluş imkanını oluşturması gerekir. Gerçek anlamda bir düşünme eyleminin, insanı içinde bulunduğu durumla yüzleşmeye çağırması ve hakikatle temas kurmaya sevk etmesi gerekir. Öğrenilebilen bir olgu olarak düşünmek, zannedildiği gibi sadece duyular üzerinden gerçekleştirilen bir eylem değil, varlığın ve varoluşumuzun anlamı üzerinde "teemmül" etmeyi de içeren soylu bir eylemdir. Descartes’ın ’’Düşünüyorum o halde varım’’ sözü varoluşu düşünme üzerine konumlandırması bakımından önemli olmakla birlikte, düşünme melekesinin nasıl var olduğu hususunda, belki de bilerek, bir çıkarımda bulun(a)maması yönüyle sorunludur. Şayet varlık/varoluş düşünmeyle anlamlandırılıyorsa, o zaman düşünmenin kendisi nasıl oluşmuştur? sorusu cevapsız kalmaktadır. Düşünmenin, düşünme ürünü olduğu iddia edilecekse o vakit bir şeyin sebebinin yine kendisi olması gibi çelişik bir durum ortaya çıkacaktır. Dolayısıyla düşünmenin insani yücelişi sağlayan önemli bir meleke olması onu sağlıklı bir zemin üzerinde inşa etmeyi gerektirir. 

Bugünün insanını düşünmekten alıkoyan ve/veya düşünme melekesini dumura uğratan en önemli faktör "enformasyon şiddeti"dir. Globalleşmenin tabii neticelerinden biri olan enformatik şiddet, algı yönetimi ve toplum mühendisliği gibi alanlar ihdas etmek suretiyle kitlelerin nasıl düşünmesi gerektiğine karar verebilecek bir durumun tezahür etmesine sebep olmuştur/olmaktadır. Böylece bilginin hem "sunuluş tarzına" hem de içeriğine müdahale etmek suretiyle belli bir düşüncenin ikamesi gerçekleştirilmektedir. Özellikle henüz düşünsel olgunluk aşamasında olmayan genç kuşaklar bu enformasyon tazyikinden oldukça hızlı etkilenmektedir. Üzülerek müşahede ediyoruz ki, düşünme eyleminin sağlıklı yürümesini sağlayacak bir zemin neredeyse kalmamıştır. İnsanoğlu, kendisine içeriklendirilmiş olarak sunulan bilgileri tefrik, temyiz, tasnif ve tenkit edemeden, yani rafineleştirme sürecinden geçiremeden kabul etmeye mahkum durumda kalmıştır. Bundan dolayıdır ki algılarımız yönetilebilmekte, heyecanımız ve öfkemiz belirli alanlara kanalize edilebilmektedir. Toplum mühendisliği adı altında "kitlesel anestezi" süreçlerine şahitlik ediyoruz. Nasıl ki anesteziye maruz kalmış bir hastanın üzerinde her türlü operasyon yapılabiliyorsa, toplumlar da enformatik uyuşturma yöntemleriyle üzerlerinde her türlü manipülasyonun yapılabildiği yığınlar haline getiriliyor. Bilhassa genç kuşaklar sosyal medya ağları aracılığıyla düşüncesizleştiriliyor. Meramını 140 karakter üzerinden anlatmaya çalışan genç kuşaklar, düşünmenin soylu tarafıyla ilişki kuramıyor. Bu enformasyon tahakkümü altında yetişen nesillerin nasıl bir gelecek inşa edecekleri ise tam bir muamma. Nasıl düşüneceğimize başkalarının karar veriyor olması "düşünmeyi zannetme" durumunu beslemektedir. Bu nedenledir ki en hayati sorulara dahi cevap vermekte zorluk yaşıyoruz. Varoluşumuzu anlamlı kılacak bir düşünme tarzına sahip olmak için verilecek savaş, sadece kendimizi değil bütün bir insanlığı felaha kavuşturacaktır. Aksi taktirde nasıl düşüneceğimizden tutun da neyi düşünmemiz gerektiğine kadar bizim dışımızda kararlaştırılan bir durumun mahkumları olacağız. Böyle devam etmesi halinde ise,daha önce de işaret etmeye çalıştığımız üzere, Nietzche nin 19. asrın sonlarında düşünsel verimsizliği ifade etmek amacıyla söylediği "çöl büyüyor" sözü bir hakikat olarak tecelli edecek. Vesselam…

Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • engin solum
    18-05-2015

    hocam tam okuyamadım fakat taktir ediyorum sizi.saygılarımla..engincan,ın babası