Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Direniş Mektebinin Aziz Öğretmeni: Ahmet Şah MESUT

Kamil ERGENÇ

24-10-2015

Direniş Mektebinin Aziz Öğretmeni: Ahmet Şah MESUT

Asya canlı bir varlık ve Afganistan onun kalbi
Kalp harap olursa beden de harap olur
Kalp özgür kaldığı sürece beden de özgürdür
Değilse,
Rüzgarda sürüklenen saman sapı olur!
                              (Muhammed İKBAL 

Aylar içinde kimi aylar vardır ki diğerlerinden ayrılır. Ramazan ve Muharrem gibi… Günler içinde kimi günler vardır ki farklıdır. Cuma gibi… Beldeler içinde kimi beldeler vardır ki adı anıldığında insanı sarsar. Kudüs, Mekke, Medine gibi… İnsanlar içinde de bazı insanlar vardır ki diğer insanlardan farklıdırlar. Beşeriliğin çiğliklerinden arınarak insan olma yolunda sebat etmiş kişilerdir bunlar… İnsanlığın bir "oluş" süreci olduğunun idrakinde olarak, insan-ı kamil mertebesine ulaşmak için nefsini tezkiye eden üstün şahsiyetler… Hikmeti ve irfanı şiar edinmiş, aleladeliklerden uzak, düşmanlarının dahi imrendiği yüce ruhlar… Çok konuşmayan fakat çok şey anlatan, heybetli olmayan fakat bakışlarıyla korkutan, kal değil hal ehli, yapmadığını söylemeyen ve  söylediğini evvela kendisi yapan, gösterişten ve riyadan korunmak için her daim nefsini murakabe eden, dua ettiklerinde duaları geri çevrilmeyen ve ne yazık ki sayıları her geçen gün azalan aziz insanlar… Modern zamanlar insanlarının anlamakta zorlandığı bilge krallar… Savaş gibi, ölümün ve yıkımın rutinleştiği zamanlarda bile yüce insani değerlerden zerre kadar taviz vermeyen ve bu nedenle muarızlarının dahi gıpta ettiği müstesna değerler… Dersini irfan mektebinin aziz öğretmeni olan Rasul (s.a.v)’den almış, en kritik anlarda dahi muhatabının hidayetini düşünen, öldürmeyi değil yaşatmayı şiar edinmiş çağdaş sahabeler… Hayber’in  fethi öncesinde sancağı verdiği Hz.Ali (r.a)’ye; "Ey Ali senin için bir kişinin hidayetine vesile olman, üzerine güneş doğan her şeyden (başka bir rivayette kızıl tüylü develerden) daha hayırlıdır’’ diyerek cihadı, şirk/küfür sistemlerinin iğvası altında inim inim inleyen insanların tevhid hakikatiyle tanışması amacına matuf olarak icra eden mustazafların peygamberinin takipçisi olan, kelimenin gerçek anlamıyla mümin kullar… Direnişi yüce ahlaki ideallerle gerçekleştiren abidevi şahsiyetler… 

Afgan-Sovyet savaşına şahitlik edenlerden öğrendiklerimden dolayı, kendisine karşı evvelden beri hüsn-ü zan beslediğim Penşir Arslanı lakaplı Ahmet Şah Mesut’un hayat hikayesini okuduğumda onu da yukarıda hususiyetlerini saydığım müstesna insanlardan sayabilir miyim diye  düşündüm ve şuna karar verdim. Evet. Hele ki direniş ahlakının ayaklar altına alındığı zamanımızda, Ahmet Şah Mesut ahlaklı direnişin mümtaz bir temsilcisi olarak hatırlanmayı fazlasıyla hak ediyor. Bu nedenle yazının başlığını "direniş mektebinin aziz öğretmeni’’ olarak koymayı münasip gördüm. Kimdir Şah Mesut? Onu bu kadar değerli kılan nedir? Avrupa’nın uzak bir köşesinde kendisini manastıra kapatmış bir rahibenin dahi hakkında kitap yazmak için uğraştığı bu adam ne yapmıştı da, Japonya’dan ABD’ye, Avrupa’dan Türkiye’ye kadar binlerce insanın dikkatini çekmeyi başarmıştı? Sovyetleri arkasına bakmadan Afganistan’dan çıkaran iradeyi temsil etmesi midir Şah Mesut’u bu kadar meşhur yapan? Yoksa bağımsızlığı şiar edinmesi ve hiçbir paha karşısında özgürlüğünden taviz vermemesi mi? Yeri geldiğinde otantik Afgan kıyafetiyle Avrupalı politikacılarla aynı masada oturup bütün Dünya’ya ders veren, yeri geldiğinde ise cepheden cepheye koşan bu bağımsızlık sevdalısı adamı anlatmak aslında Afganistan’ı anlatmaktır dersek acaba fazla mı abartmış oluruz? Bilakis Şah Mesut’u anlatmak, Dünya’nın bugün geldiği noktayı anlamak ve Afganistan’ın son yüz elli yılda üç farklı emperyal güce karşı verdiği mücadeleyi anlamaktır. 48 yıllık ömrüne bu kadar derin anlamları sığdırmış nadir insanlardan biridir Şah Mesut ve mümince direnişin nasıl olacağı hususunda bugün kafası oldukça karışık Müslümanlar için güzel bir örnektir. İŞİD mantalitesinin Afganistan’da ki temsilcisi olan Taliban’la yıllarca savaşmak zorunda kalmış olan Şah Mesut, daha 1990’lı yıllarda bu mantalitenin bir gün Dünya’nın başına bela olacağını fark eden ferasete sahip bir entelektüeldir aynı zamanda. Hiç bir ahlaki/insani değere sahip olmayan İŞİD ve türevleri gibi yapıların üremesine zemin hazırlayan Taliban zihniyeti, sadece kafir olarak nitelediklerinin değil belki daha da fazla Müslümanlar için sorun teşkil etmektedir. 

Yüreği ve merhameti Afgan Coğrafyası kadar geniş, vakarı ve cesareti Hindikuşlar kadar kavi ve muhkem, kelimeleri Penşir Vadisi kadar velut olan bu aziz direnişçiyi daha yakından tanımamızı sağlayan Marcela Grad’a ve bu eseri Türkçeye aktaran Seval Yılmaz CRUMP’a teşekkürü bir borç biliriz. Kitabın öyküsü oldukça ilginç. Bu nedenle evvela bu öyküden kısaca bahsetmekte fayda var. Kitabın yazarı Marcela Grad, Buanes Aires doğumlu bir öykücü. Şah Mesud’u ilk defa Christophe De Ponfilly’nin çektiği bir belgeselde görüyor. Kendi ifadesiyle o andan itibaren aklında kalan Mesut ve takipçilerinin gözleri oluyor. Bir taraftan Sovyetlere karşı savaşan bu adamın diğer taraftan cephede arkadaşlarına şiir okuması onu çok etkiliyor ve bu efsane komutanı daha iyi tanımak, yaptıklarını ona yaptıranın ne olduğunu anlamak için yüreğinde meydana gelen bir depremle harekete geçiyor. Kendisine Mesut hakkında kitap yazmayı aklının değil kalbinin telkin ettiğini söylemesi aslında meseleyi yeterince özetliyor. 

Afganistan bugün genellikle terörizm, Taliban gibi gündemlerle hatırlanan bir belde. Son yüz elli yılını üç büyük emperyal gücün baskısı altında geçirmiş. İlk önceleri İngiltere’nin egemenlik kurmak istediği Asya’nın kalbi bu beldeye, sonraları Sovyet Rusya ve en nihayetinde NATO öncülüğünde ABD yerleşmiş durumda. Bugün kırk yaşında olanların savaştan başka bir şey hatırlamadığı bu coğrafyanın gerçek manada tanınması için Şah Mesud’un hayat hikayesinde önemli ipuçları var hiç şüphesiz. Bir tarih kitabı değil elimizdeki ancak tarihe tanıklık edenlerin aktardıklarından meydana geliyor oluşu onu tarihi önemi olan bir metin haline getiriyor. Hatıratların tarihi bir veri sayılıp sayılamayacağı hakkında spekülasyon yapmayacağım. Ancak Şah Mesud gibi önce Sovyetlere, ardından Hikmetyar öncülüğünde ki cepheye ve en nihayetinde Taliban’a karşı savaş vermiş müstesna bir komutan ve dava adamının hayat hikayesi elbette ki sadece Afganistan’ın tarihi olarak değil fakat İslami Direniş Hareketleri’nin kendilerini nasıl konumlandırması gerektiği hususunu anlamak açısından da önemlidir diye düşünüyorum. Özellikle son bir yıldır Dünya’nın gündemine oturan İŞİD ve türevleri gibi İslami iddialı yapıların nasıl bir zihinsel kodla hareket ettiklerinin anlaşılması açısından da kitapta önemli ip uçları bulmak mümkün. Ayrıca Kitap bir direniş hareketinin, ideolojisi ne olursa olsun, halk desteği yoksa başarıya ulaşamayacağı gerçeğini perçinleyen malumatlarla dolu. Şah Mesut’u bu kadar değerli yapan unsurların başında onun Afgan halkıyla kurduğu güçlü temasın çok büyük bir payı olduğunu unutmamak gerekir. Kitap Türkçeye yeni çevrilmiş ancak ilk basım tarihi 2009. 

Ahmet Şah Mesut, 1953 Penşir doğumlu bir Tacik. Kabil’de mühendislik eğitimi almış. Önceleri Burhaneddin Rabbani’nin liderliğinde ki komünist karşıtı harekete iştirak etmiş. Sovyetlere karşı ilk askeri operasyonunu 25 yaşındayken gerçekleştirmiş. Bu tarihten suikastle öldürüldüğü 09 eylül 2001 tarihine kadar "hazır ol cenge istiyorsan sulhu salah" sözü mucibince kah harici düşman Sovyetlerle kah dahili şuursuzlar güruhu Hikmetyar ve Taliban’la savaşmış. Ölümünün ardından Hamid Karzai döneminde Afganistan’ın ulusal kahramanı ilan edilmiş. Onu farklı kılan ise sadece cephede Hafız’dan ya da Mevlana’dan şiirler okuması değil, ahlaklı bir direniş ortaya koyarak düşmanlarının bile taktirini kazanacak kadar vakur duruşudur. Bu nedenle yazıya başlarken ifade ettiğim sayıları azalanlardan biridir O. Nitekim bugün direniş adına ortaya çıkanların nasıl fecaatler işlediği ortadayken, Şah Mesut’un savaşın en zor anlarında dahi düşmanlarına benzememek için verdiği mücadele onun farklılığının en bariz işaretidir. Onun 11 Eylül saldırılarından iki gün önce suikastle ortadan kaldırılması kafalarda ciddi soru işaretlerinin doğmasına sebep olmuştur. Bilindiği üzere 11 Eylül mürettep saldırılarından hemen sonra ilk olarak Afganistan işgal edilmiştir. Saldırıyı gerçekleştirenlerin "radikal İslamcı/fundamentalist’" olmaları, Afganistan’ın da radikal İslam’ı besleyen bir merkez olması işgalin gerekçesi olmuştu. Asıl amaç elbette ki İkbal’in de şiirinde belirttiği üzere Asya’nın kalbi olan bu beldeye hakim olmaktı. Ancak müdahale için bir gerekçe lazımdı ve Taliban bu gerekçeyi ABD’ye fazlasıyla verdi. Şu soruyu sormak önemlidir diye düşünüyorum. Şayet Şah Mesut öldürülmeseydi ABD/NATO Afganistan’da tutunabilir miydi? Ya da ABD işgalinin daha kolay olmasını sağlamak için mi Şah Mesut gibi kuşatıcı bir komutan öldürüldü? Taliban’ın Pakistan istihbaratı tarafından kurulduğu ve Afganistan’ın başına bela edildiği, Suud ve ABD tarafından da yıllarca lojistik destek aldığı gerçeği hatırlandığında Şah Mesut’un ortadan kaldırılmasını basit bir suikast olarak adlandırmak mümkün görünmemektedir. 

Özgürlük aşkı/bağımsızlık sevdası, doğrudan sömürgeleştirilememiş toplumlarda daha kavidir. Çünkü sömürge olmak sadece toprağın bağımsızlığını kaybetmesi olarak adlandırılamaz. Aynı zamanda bağımsız düşünme/üretme ve direnme yoksunluğunu da beraberinde getirir. Afganistan’ın İngiltere başta olmak üzere Sovyet Rusya’sı ve şimdilerde NATO/ABD ortaklığına karşı verdiği özgürlük mücadelesi, bu ülkenin doğrudan sömürgeleştirilememiş olmasından dolayıdır. Marcela Grad’ı da kitabı yazmaya sevk eden amilin, Sovyetlere karşı kıt kanaat imkanlarıyla direnen bu insanların gözlerinde ki özgürlük sevdası olduğu hatırlandığında, Şah Mesut’un mücadelesinin mahiyeti daha iyi anlaşılmış olur.

Penşir vadisinde Rusları sekiz kez mağlup eden Mesut’un Sovyetlerde dahi övülen bir komutan olduğu ve hakkında kitaplar yazıldığını eserden öğreniyoruz. Öyle ki uluslar arası haber kuruluşları Afganistan hakkında doğru haber almak istediklerinde, doğrudan Mesut’a başvurur veya ondan gelen bilgileri doğrulatmaya ihtiyaç duymadan yayınlarlarmış. Savaşın kendine has tahrip ediciliği içerisinde, insan olarak kalmanın en güzel örneğini veren bu Tacik komutan Müslüman kimliğinin paklığını yaşadığı sürece bütün Dünya’ya göstermiştir. Bu yönüyle Şah Mesut çağdaşlarından Aliya İzzetbegoviç, Cevher Dudayev, Ahmet Yasin gibi ahlak abidesi direnişçiler safında ki yerini almaktadır. 

Küresel istikbarın iktidarını sarsan en önemli unsur direniş ahlakına sahip Müslümanlardır. Bu direnişçilerin alameti farikaları ise düşmanlarına benzememektir. Kendilerine en vahşi zulümleri yapan Sırpları esir aldıklarında onlara kötü muamelede bulunma hakları olduğunu iddia eden Bosnalı askerlere Aliya’nın verdiği; "onlar bizim akıl hocamız değil, biz Müslümanız" cevabı düşmanına benzememek için direnen ahlak abidesi bir Müslüman direnişçinin özelliğini göstermesi bakımından önemlidir. Aynı tavır Şah Mesutta da mevcuttur. Esir alınan  Sovyet askerlerine gösterdiği alicenaplık onların İslam’la müşerref olmalarını sağlamıştır. Oysa ki düşman Müslümanlarında tıpkı kendileri gibi yakıp yıkan, zulmeden, tecavüz eden, yağmalayan olmalarını istemektedirler. Onların asıl hedefi Müslümanları da kendilerine benzetmektir ki bu noktada oldukça mesafe aldıkları söylenebilir. 

28 Nisan 1992’de binlerce askeriyle Kabil’i ele geçirdiğinde Şah Mesut mütevazi kimliğinden zerre kadar taviz vermeden hareket etmeyi yeğler. Kabil’de ki komünist rejim taraftarlarının güvenliğini bizzat sağlar ve askerlerine farklı fraksiyonlardan olduğu için insanların öldürülmesine karşı çıktığını katiyetle belirtir. Onun bu alicenaplığı daha sonraları yıllarca savaştığı Taliban tarafından da teslim edilecektir. Şah Mesut’un suikastle ortadan kaldırılmasını müteakip sevinenlerin aksine bazı üst düzey Taliban mensupları "Afganistan evladını kaybetti" veya "Afganistan kaybetti" mealinde sözler sarf ederler. Kabil'i ele geçirdiği ve ısrarlar sonucu savunma bakanlığı görevini üstlendiği yıllarda Şah Mesut’u en fazla üzen şey adına iç savaş denen fakat aslında Afganistan’ın yerli iradesini ortadan kaldırmak için tertip edilen hadiselerdir. Hizb-i İslami’den Hikmetyar’ın, Pakistan istihbaratı ISI’nın kontrolünde Şah Mesut’a karşı verdiği mücadele Kabil’de korkunç yıkımlara sebep olur. Kendisine başbakanlık görevi verilmesine rağmen kabul etmeyen Hikmetyar, Mesut’un ikna çabalarına da yanıt vermez ve yıllarca sürecek Afgan iç savaşının mimarlığını yapar. Sonraları Taliban’ın ülkenin başına bela olmasının zemini oluşturan bu saldırılar, Sovyet-Afgan savaşının verdiği zarardan daha fazlasını Afganlara yaşatır. Sadece Hikmetyar’ın şuursuzluğu değil, komünistlerin desteklediği Raşit Dostum ile İran destekli Hazaraların da savaş sonrasında toparlanmaya çalışan Afganistan’a verdikleri zarar oldukça büyüktür. Bu süreç Şah Mesut’un hayatının en zorlu yıllarıdır. Sovyetlere karşı savaşırken dahi bu kadar zorlanmamıştır. Sovyetlerin çekilmesinin ardından kesilen yurt dışı yardımlar ve İran-Pakistan hattının Afganistan özelindeki stratejik çıkarları, zaten merkezi bir otoritenin olmadığı Afganistan’da gruplar arasındaki kavgaların şiddetlenmesine sebep olmuştur. Şah Mesut bunu erkenden fark etmiş ve bütün gruplardan oluşan bir istişare heyeti kurarak yeni bir Afgan hükümeti oluşturmayı arzulamıştır. Bu münasebetle Burhaneddin Rabbani’nin riyasetinde kurulan hükümette Mesut savunma bakanı, Hikmetyar ise başbakan olarak görevlendirilmiş ancak Hikmetyar’ın Pakistan’ın kontrolünde hareket etmesi, Afganistan da yeni hükümetin kurulma sürecini sekteye uğratmıştır. Mesut bu süreçte Hikmetyar’a karşı savaşmak zorunda kalmış ve Kabil’in güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Bu dönemde Afganistan’ın güneyi tamamen Pakistan istihbaratı ISI tarafından kontrol edilmektedir. Hikmetyar başkentin hemen dışından bazen bir günde sayıları bini bulan roketlerle saldırmaktadır. Bu dönemde Şah Mesut, Hikmetyar'la defalarca konuşmasına ve hatta onun emri altında görev yapmayı kabul etmesine rağmen, Hikmetyar Kabil’i bombalamaktan vazgeçmemiş ve Pakistan tarafından kendisine biçilen rolünü oldukça iyi bir şekilde oynamıştır. 

Ne zaman ki Hikmetyar mağlup edildi o vakit Pakistan, Taliban’ı Afganistan’ın başına bela etmiştir. Bu süreç aynı zamanda oldukça karanlık bir dönemi ifade eder. 1992-1996 yılları Afgan iç savaşı olarak nitelense de aslında iç savaş olmaktan ziyade şimdilerde Suriye özelinde gündeme gelen "Proxy war/vekalet savaşı" bağlamında değerlendirilebilir. Çünkü bir yandan İran, diğer yandan Özbekistan ve Pakistan kendilerine bağlı etnik grupları desteklemekte ve Şah Mesut ise tüm bu yapılara karşı tek başına özgür bir Afganistan için mücadele etmektedir. Mesut’u diğerlerinden ayıran, Afganistan için karar verecek olanların bu ülkenin yerli damarından beslenen kişiler olması arzusunda yatmaktadır. O ne İran’ın ne de Özbekistan, Pakistan ve hatta ABD’nin Afganistan da ki müdahalesini kabul etmiyor ve daha yerli/bağımsız bir hükümetin teşekkül etmesi yolunda çaba gösteriyordu. Bu sebeple Taliban’ın ortaya çıkmasından sonra Herat’ta İsmail Han öncülüğünde bir çok Afgan aydın/bürokratın da katıldığı toplantılardan birinde Şah Mesut Burhaneddin Rabbaniye Sovyetlerin çöküşünü örnek vererek iktidarını başkalarıyla paylaşması önerisinde bulunarak farklı gruplardan bir hükümet oluşturmasını teklif eder fakat teklifi Rabbani tarafından reddedilir. Sonrasında Taliban’ın işlediği cinayetler ve akabinde hükümeti devirmeleri Şah Mesud’un bu teklifinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir. Ancak iş işten geçmiştir. İran’ın Kabil elçisiyle Taliban’a karşı kendilerine yardım etmeleri için Şah Mesut’un çabaları yetersiz kalır. İran Mesut’a karşı savaşan guruplara destek verir. Mesut daha fazla insan kaybının olmaması ve Kabil’in artık daha fazla harap olmasını istemediği için şehri Taliban’a teslim eder. Direnebilecek gücü olmasına rağmen bunu yapar ve doğduğu topraklara yani Rusları sekiz kez mağlup ettiği Penşir Vadisi’ne döner. Bu vakitten sonra Mesud’un Taliban’la savaşı başlar. Taliban’ın ne olduğunu iyi bilen Kabil halkı da Mesutla beraber Penşire akın eder. Mesut burada Taliban’ı Kabil’den nasıl çıkaracağını hesabını yapar ve Ruslarla nasıl savaştılarsa Taliban’la da savaşmaları noktasında halkını cesaretlendirir. Taliban’ın içerisinde Araplar, Çeçenler ve Pakistan/İran/Özbekistan hattının desteklediği milisler vardır. Mesut, Taliban’ı Penşir vadisinde bozguna uğratır. Ancak Taliban şuursuzluğu dinmek bilmez. Pakistan’ın Sovyetlerden oluşan boşluğu doldurmak istemesi ve Afganistan’dan geçecek boru hatlarının güvenliği için buraya odaklanması Afganistan’ın Taliban elinde harap olmasına sebep olur. Afganistan bir yandan Suud destekli modern radikal selefilik için bir mektep işlevi görürken bir yandan da küresel silah ve uyuşturucu baronları için velut bir havza haline getirilir. Zamanla Taliban’ın Virginia kamplarında ABD ile sıcak temaslarına yer veren yazılar/makaleler yayınlanır. Görünürde kendisiyle savaşılan Taliban arka planda petrol hatları ve uyuşturucu trafiği için işbirliği yapılan bir partner olur. En nihayetinde Taliban Afganistan’a yeni bir emperyal müdahalenin gerekçesi olarak rolünü oynar ve sahadan çekilir. Şimdilerde İŞİD/El-Kailde/Boko Haram gibi isimler altında Dünya’nın farklı yerlerinde İslam adı altında direniş hareketlerinin zemini de Afganistan da Taliban varlığının ortaya çıkması sonrasına dayanır. Bu yapılar bugün "Öcü İslam" algısını beslemekle birlikte iyi mobilize olmalarının sağladığı avantajla gittikleri ülkelerdeki yerli direniş damarını ortadan kaldırarak tıpkı Afganistan da yaptıkları gibi emperyal müdahalelerin imkanını oluşturmaktadırlar. Boko Haram’ın Afrika’ya, İŞİD’in Ortadoğu’ya, El Kaide/Taliban’ın ise Asya’ya müdahale zeminlerini meşrulaştırıldığı bugün apaçık görülmektedir. Şah Mesut, ferasetiyle bu yapıların nasıl bir zihnin ürünü olduğunu görmüş ve ömrü yettiğince mücadele etmiştir. Onun Taliban tarafından öldürülmesine bu nedenle şaşırmamak gerekir. 

Son olarak Mesut’un irfani/hikemi yönüne dikkat çekmek isterim. Onun direnişini farklı kılan da kanaatimce bu irfani yönüdür. Çünkü savaşın tüm hoyratlığına rağmen insan kalabilmeyi başarmak aziz İslam’ın irfan mektebinden ders almakla mümkündür. Bu mektep, nefsi çiğliklerinden arındırmayı ve ulvi değerler uğruna mücadele etmeyi şiar edinmeyi öğretir. Bu mektep kahramanlık, mal mülk edinme, şöhret ya da ırk/kavim/toprak için değil, yalnızca ilahi rızayı kazanabilmek ve i’layı kelimetullahı hakim kılmak için ceht etmeyi öğretir. Bu mektep Rasul(s.a.v)’ün Hz.Ali’ye nasihatinde belirttiği üzere ganimeti değil, hidayeti öncelemeyi öğretir. Bu nedenle bu mektebin talebeleri sadece dostlarının değil düşmanlarının da takdirini kazanırlar. Son iki yüz yıldır Müslümanların yaşadığı beldelerde meydana gelen işgal ve sömürüye karşı koyan tüm direniş hareketlerinin, aziz İslam’ın irfan mektebinden ders aldıkları dikkate alınacak olursa Mesut’un bu yönü daha iyi anlaşılabilir. Ömer Muhtar’dan İmam Şamil’e, Mustafa Sabri’den Hasan el-Benna’ya, Said Nursi’den Şeyh Ahmet Yasin’e kadar tüm ahlaklı direnişçilerimiz, irfan mektebinin mümtaz talebeleridirler. Şayet bugünde ahlaklı bir direniş sergilenecekse bu mektebe kayıt yaptırmakta fayda var. Vesselam… 

Kamil ERGENÇ
kamilergenc@hotmail.com



Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!