Medeniyet TV

Sosyal Ağ

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

camideyiz.biz

Yeni Anket

Kutlu Bir Yolculuğun Ardından

Editör

10-02-2016

Kutlu Bir Yolculuğun Ardından
“Dünya mabetlerinde Allah'ın ilk evi Kâbe, 
Biz onun hizmetkârı o bizim bekçimizdir.” (Muhammed İKBAL)

 
İnsan Vakfı tarafından organize edilen 2016 yarıyıl tatili umre programı sona erdi. Dr. Şerafettin KALAY hocanın riyasetinde gerçekleşen program 14 gün sürdü.
 
İnsan Vakfı ve İstanbul Eğitim Bir-Sen 6 nolu şubenin ortaklaşa düzenlediği organizasyona katılmak bizlere de nasip oldu. Umre vesilesiyle ilk defa vatan topraklarından ayrılmış oldum. 90’lı yıllarda üniversite okuyan bizler için yurt dışına çıkmanın tek bir gerekçesi olabilirdi. O yıllarda eğer bir gün pasaport almam gerekirse bunun kutlu bir yolculuk olması için kendi kendime söz vermiştim. Umre hazırlıkları başlayınca yıllar önce verdiğim sözü tutmuş olmanın huzurunu duydum.


 
Bedenin görevi ruhu taşımaktır. 
Umre programının ilk durağı Cidde ardından Mekke daha sonra Peygamberimize ev sahipliği yapan Medine şehriydi. İhramları hava alanında giyip uçağa öyle binecektik. Uçağın kalkma saatinden yaklaşık iki saat önce herkes tatlı bir heyecanla ihrama girerek ihram namazına çoktan durmuştu. Biraz gecikmeli ve biraz telaşla giydiğim ihramdan sonra ben de hava limanının mescidinde iki rekât namaz için kıbleye yöneldim.

Üzerimde kefeni temsil eden bir elbiseyle namaz kılarken ölüm ve hesap gününe kendimi bu kadar yakın hissedeceğimi düşünmemiştim. Dikişsiz, bembeyaz iki bez parçasını giyince bir gün bu dünyadan göçecek olmayı daha yakından tahayyül edebiliyor insan. Bedenin ruhu taşıma görevi dışında bir hiçliğe sahip olduğunu ihramı giyince daha iyi anladım. Ölmeden önce ölme duygusuna ilk defa bu kadar yaklaşarak havf ile namazı eda ettim.


 
Gecenin karanlığında Babil Kulesi gibi yükselen yer.
Gece geç vakit vardığımız Cidde’den haremi şerife doğru yola çıktık. Karanlıkta ilerleyen otobüs camından dışarı bakınca nerede ve nasıl bir yerde olduğumuz ile ilgili fikir yürütmek pek mümkün değildi. Yol boyunca düz bir ovada uzayıp giden ışıklara bakarak binlerce kilometre uzaktan buralara kadar gelmenin künhüne ermeye çalıştım. Kâbe’yi ilk defa görünce ne yapacağımı, nasıl bir ruh halinde olacağımı düşündüm kimi zaman.

Hayat, ölüm, ahiret, iman, çile, sevda, imtihan üzerine düşüncelere dalmışken yolun birden tükendiğini ve Mekke’ye girdiğimizi fark edemedim. Mekke’ye vardığımızda ilk olarak Kâbe’yi görmeyi arzulayan tüm hacıların gözlerine olanca şatafatıyla zemzem tower saplanıyordu. Gecenin karanlığında gökyüzüne Babil Kulesi gibi uzanan zemzem kulesinin hemen altında Allah’ın evininin küçücük kalmış olması insanın gönlünde garip bir burukluğa yol açıyordu.


 
Allah rızasının yanında dünya güzellikleri önemsizleşiyor.  
Muhteşem doğa harikalarının, kumsalların, şelalelerin, pınarların, bağ ve bahçelerin bulunmadığı; insanı turistik olarak cezbedecek tüm özelliklerden münezzeh şehir Mekke’de Allah’ın evinin bulunmasının bir anlamı olmalıydı. Burası siyah, kayalık dağlardan başka hiç bir şeyi olmayan bir şehirdi. Belki de Allah, kendi rızasının dünya ve dünya içindeki bütün güzelliklerden daha önemli olduğunu vurgulamak için bu granit dağların ortasına bir mescit yapılmasını murat etmişti. 

Bir Müslüman için Mekke’yi dünyanın en değerli şehri yapan şey şüphesiz Hz. İbrahim’in buraya gelip Allah’ın adının anılacağı bir mescit yapmasıdır. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail tevhit inancının sadeliğini ve Allah rızası yanında dünyanın bütün maddi hazinelerinin kuru kaya parçaları kadar anlamsız olduğunu haykırıyordu, duyabiliyordum.


 
Mimar Cebrail, usta İbrahim, çırak İsmail'dir. 
Bir zamanlar kuş uçmaz kervan geçmez bir beldeye şimdi her yıl milyonlarca insan akın ediyor. Mekke şehrinde silinmez izler bırakan ilk kişi Hz. İbrahim’dir. Kabe’nin kaybolmuş temellerini bularak onu oğlu Hz. İsmail ile yeniden inşaa eden odur. Bu kutlu inşada mimar Hz. Cebrail, usta Hz. İbrahim, çırak ise Hz. İsmail’dir.

Allah’ın emri gereği eşini ve çocuğunu kayalıkların ortasında Rahman’a emanet ederek yola çıkan, şeytanın tüm vesveselerine rağmen dünyada en değer verdiği oğlunu Allah yolunda kurban etmeyi kabul eden yine Hz. İbrahim’dir. Selam olsun Hz. İbrahim’e onun ailesine ve ehline. Selam olsun Hz. İbrahim’in kutlu yolunu sürdüren tüm muvahhitlere.


 

Mekke’de attığımız her adımda kutlu nebinin izlerini arıyoruz.
Mekke’yi ve Kâbe’yi bizim için anlamlandıran en önemli sebeplerden biri de elbette Resulü Zişan Peygamber efendimizin bu topraklarda yaşamış olmasıdır. O’nun Mekke’de bir yetim olarak dünyaya gelmesi, küçük yaşta annesini, dedesini kaybetmesi, Hz. Hatice annemizle evlenmesi, kavminin en güvenilir kişisi olarak “El Emin” sıfatını alması… İlk vahyin gelmesi, insanları Hak’ka davet etmesi, Mekke dönemi ve işkence, kavminden ayrılmak zorunda kalması…

Mekke’de attığımız her adımda kutlu nebinin izlerini arayacak, Allah’ın evinde yeniden kulluk sözü verecek, şahitliğimizi ve imanımızı tazeleyecek olmanın sevincini yaşıyorduk. 


Kâbe, kendini birden bire göstermedi bizlere…
Mekke’ye varıp Kâbe’nin yolunu tuttuğumuzda gece yarısını çoktan geçmişti. 120 kişilik umre kafilesiyle Kâbe’nin dış avlusuna girdiğimizde yoğun kalabalık nedeniyle tavaf alanlarının kapatıldığını gördük. Bir süredir devam eden genişletme çalışmaları yüzünden birçok bölümü kapalı olan Kâbe'de izdihama neden olmamak için zaman zaman girişler kapatılıyor.

Binlerce kilometre uzaktan gelerek Kâbe’yi ilk defa görmek arzusuyla dolan benim gibilerin biraz daha sabır göstermesi gerekecekti. Günde beş defa kendisine yöneldiğimiz kutsal Kâbe’miz, kendini birden göstermiyordu bizlere. Belki de Kâbe, ilk olarak buluşacağı dostlarının ani bir inme yaşamasını istemiyor, daha sakin ve dingin bir buluşmayı arzu ediyordu.


 
Kâbe’yi ilk defa görüp te yüreği titremeyen kimse yoktur. 
Yatsı namazını kılmak için üst katlarda bulduğumuz boş bir alanda Dr. Şerafettin KALAY hocanın imamlığında yatsı namazını eda ettik. Namaz sonrası içeriye girmek için beklerken oturduğumuz yerden elli metre ilerde çelik inşaat kafesin arkasında beliren siyahlığın Kâbe olduğunu fark ettim. Açıktan temaşa edemesem de Kâbe’yi ilk olarak metal konstrüksiyonların arkasında görebiliyordum. Hemen ellerimi semaya kaldırarak aklıma gelen kısa duaları ettim.

Yaklaşık yarım saat sonra ikinci katta bulunan tavaf alanına girerek Kâbe’ye olanca güzelliğiyle bakma imkânımız olacaktı. Kâbe’ye bakmanın da bir ecir olduğunu bilen hacılarımız şükürler, tekbirler, dualar eşliğinde Kâbe’nin karşısında durup seyre daldılar. Bir Müslüman için seyretmekten haz duyacağı başka bir güzellik varmıdır diye düşündüm. Kâbe’yi ilk görüp te yüreği titremeyen, gözyaşı dökmeyen mü’min yok gibidir. Gözler Kâbe’ye bakarken gönül gizliden ayrılığın derdine düşmüştü. Sayılı günlerin gelip geçeceğini ve Kâbe’den ayrılacak olduğumuzu bilmek ağır bir hüzün veriyordu.


 
Kâbe, mü’minleri kendine âşık eden bir cazibeye sahip.
Demir tozlarının mıknatısın çekim gücünden etkilenmeme imkânı yoksa Müslüman bir kalbin de Kâbe’nin cazibesine kapılmama şansı yoktur. Göğsünde imandan iz taşıyan her Müslüman kendince Kâbe’den etkilenir. Bir Müslümanın tümüyle kalp huzuru duyduğu yer elbette Kâbe’dir; çünkü Müslüman, orada Allah’ın misafiridir. Misafirine Allah’tan daha güzel ikramlarda bulunacak başka ev sahibi var mıdır. 

Kâbe, mü’minleri kendine âşık eden bir güzelliğe sahip. Sürekli onu seyretme, sürekli onun yanında ibadet etme arzusu sarıyor insanı. Kâbe’de ilk defa namaz kılarken birden kendimi Kâbe’nin karşısında tek başıma ibadet ederken düşündüm. Etrafımdaki binlerce insan yok olmuş sadece Kâbe ve önünde diz çöküp oturan ben kalmıştım. Bir ömür boyu bıkmadan bu şekilde ibadet etmek istedim.
 
İnsan ruhu tam mütmainliğe ahiret yurdunda erecektir. 
Mekke’de geçen günlerimizin çoğunda Kâbe’de vakit geçirmek için gayret gösterdik. Kâbe’de tavaf etmenin, namaz kılmanın, dua etmenin, Kur’an okumanın lezzetini hiçbir yerde bulamayacağımızı biliyorduk.

Kalbi yıllardır yara ve berelerle dolu olan benim gibiler için bu kısacık günlerin dolu dolu geçirilmesi ve yaraların sağaltılması gerekiyordu. Kâbe’de ibadetle geçirdiğimiz günler ilerledikçe dünyanın ve içindeki geçici güzelliklerin anlamsızlığını daha iyi anlayabiliyorduk. Bu dünyada geçici bir sürgün hayatı yaşadığımızın sırrına erip, insan ruhunun tam mutmainlik derecesine ahiret yurdunda kavuşacağını yakin olarak idrak ettik.
 
İnsan ruhunda bir şeyi sonsuza kadar yapma duygusu tavaf esnasında oluşuyor. 
Kâbe’de tavaf yaparken her tavaftan sonra yeni bir tavaf yapma isteği duyuyorsunuz. İnsan ruhunda bir şeyi sonsuza kadar yapma isteği sadece tavaf yaparken oluşuyor. Tavafa başlayan her mümin ilk önce Hacer’ül Esvet taşını selamlayarak Kâbe’nin sağına geçiyor. Müslümanın kalbiyle evrenin kalbi aynı hizaya geliyor. Daha sonra sonsuzluk hissiyle dolan insan ruhu kendini evrensel döngüye bırakıyor.

Tavaf yapan bir mü’min kâinatın merkezi etrafında dönmeye başlayarak yeryüzündeki bütün varlıklarla ortak yönünü keşfe çıkıyor. Tavaf esnasında her Müslüman okyanusta bir damlaya dönüşüyor. Tavaf, küreden zerreye tüm mahlûkatın varoluş gayesine işaret ediyor. Atomun içindeki milyarlarca parçacığın döngüsü, kâinattaki sayısız gök cisminin döngüsü, küçük evren olan insanın içindeki kan hücrelerinin döngüsü…

Yaratılan her şey, Allah için harekete geçiyor ve kendi diliyle Allah’ı zikrediyor. Tavaf, insanın varoluş sırrına açılan gizemli bir kapıdır. İnsanoğlu tavafa başlayarak bu kapıyı aralıyor ve cennete selam veriyor.


 
Hz. Abdullah Bin Cahş’ı hatırlatan Zekeriya Hoca'ya selam olsun.
Kâbe’de her gün farklı tecellilerle karşılaştım. Bir gün tek başıma tavaf ederken birinin elini arkamdan omuzuma atarak bana doğru yaklaştığını hissettim. Binlerce kişinin içinde omzumu sıvazlayan Ferahevler’de tek başına ümmet olan Zekeriya Hocadan başkası değildi. Zekeriya Hoca, gülümseyerek kulağıma eğildi ve bana Uhut şehitlerinden Hz. Abdullah Bin Cahş ile Sad Bin Ebi Vakkas arasında geçen konuşmayı anlattı. Savaşta şehit olmak için ettiği duaya arkadaşından âmin demesini isteyen Abdullah Bin Cahş’ın hikâyesini Zekeriya Hoca'nın dilinden ilk defa duyuyormuş gibi dinledim.

Zekeriya Hoca, bu iki sahabenin birbirlerine ettiği duayı hatırlatarak birbirimize dua etmemizi teklif etti. Zekeriya Hocayla bir şaftı bitirdiğimizde ettiğimiz dualara karşılıklı âmin demiştik. Ben, evlatlarımızın hayırlı olmasını ve hidayet üzere bir hayat yaşamayı dilerken Zekeriya Hoca, Allah’tan yeryüzünde Müslümanlara yeniden izzet vermesini ve kalbimizde Müslümanlara karşı kin bırakmamasını istedi. 



Hayırda yarışmak için gayret göstermeliyiz. 
Kâbe’de Müslümanların Hacer’ül Esvet taşına dokunmak için gösterdikleri canhıraş gayreti görünce insanların içine girdikleri bu eziyetli durumu nasıl yorumlayacağımı bilemedim. Hacer'ül Esvede yaklaşma uğruna itişip kakışmak, birilerinin yaralanmasına neden olmak hem olumlu hem de olumsuz olarak değerlendirilebilirdi. Fırtınalı bir deniz dalgasını andıran Hacer’ül Esvet taşının önündeki manzaraya bakınca içimden keşke her Müslüman Hacer’ül esvet taşına ulaşmak için gösterdiği gayretin bir benzerini hayırda yarışmak için gösterse diye düşündüm.



Farklı bir vesileyle Hacer'ül Esvede yüz sürdüm.
Her ne kadar güç bir durum olsa da Hacer'ül Esvet taşına dokunmayı bir kaç kez ben de denedim. Yine böyle bir itiş kakışın arasında kan ter içinde kendini kalabalığın dışına zor atan Arap bir gence; "dokunabildin mi?" diye sordum. Konuştuğum dili bilmese de ne kastettiğimi gayet iyi anlayan genç gözyaşları içinde Hacer'ül Esved'e sürdüğü elleriyle yüzümü sıvazladı. Böylelikle farklı bir vesileyle peygamberimizin değer verdiği Hacer'ül Esvet taşına yüz sürmüş oldum.


 
Dr. Şerafeddin KALAY Hocayla umreye gelmenin ayrıcalığını yaşadık.
Umre programına Şerafeddin KALAY hocayla gelmenin bütün güzelliklerini yaşadık. Şerafeddin Hoca, umre boyunca bizlere yol arkadaşlığı yaparak yıllarca kaldığı hicaz topraklarındaki tecrübelerini paylaştı. Mekke ve Medine’de değişik mekânlara giderek peygamberimiz ve sahabe efendilerimizle ilgili ayrıntılı bilgiler edindik. Gittiğimiz her yerde Dr. Şerafeddin KALAY hoca siyer ilminden sahip olduğu kıymetli hazineleri bizlere aktardı. Yine her gün yaptığı sohbet programlarıyla bizleri asr-ı saadet günlerine götürerek o günlerde yaşanan pek çok hatırayı anlattı. Kendisiyle umreye katılma ayrıcalığını yaşayan bizler için gösterdiği sıcaklık ve fedakârlık için buradan Şerafeddin hocaya tekrar teşekkür ediyor Allah’tan kendisine ömür boyu sağlık, sıhhat ve afiyet vermesini diliyorum.


 
Sevinç ve hüzün duygusunu aynı anda yaşadık.
Mekke’deki günlerimiz sona ererken bir taraftan Kâbe’den ayrılacak olmanın hüznünü duyarken diğer taraftan Medine’ye gidecek olmanın heyecanını yaşadık. Aynı anda hem hüzün hem de sevinç duygusunu yaşadığım böyle çetin bir durumla karşılaşmamıştım. Mekke dönemi ve işkenceden sonra peygamberimize kucak açan, insanlık tarihine Ensar olma örnekliğini bırakan Medine şehrine gidecektik. Medine’ye gidip o güzel resulün izlerini arama arzusuyla yanarken karşısında Allah’a ibadet etmeye doyamadığımız Kâbe’den ayrılmanın burukluğunu hissettik.


 
Peygamber efendimize selam götürdük.
Yüce dağların başından akmaya başlayıp engin vadilere inen su damlaları gibi Mekke’de geçirdiğimiz günleri geride bırakarak huzur dolu kalplerle Medine’ye varıyoruz. Mekke bizler için ibadet etmenin lezzetini yaşadığımız ve kalbimizin yıkanıp yunduğu huzur şehriydi. Şimdi dingin bir kalp ile peygamberimize varıyoruz. Medine’ye girer girmez doğru Mescid-i Nebevi’ye giderek peygamber efendimizi, hemen yanında medfun olan Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i selamlıyoruz. Türkiye’den selam gönderenlerin selamlarını iletiyoruz.


  
Bizim için medeniyet Medine’dir. 
Medine’de oluşturulan nüve kıyamete kadar kalplerinde Allah’a yol bulmak isteyen tüm mü’minler için ışık olacaktır. Medine, hicret etmek için gelen kutlu peygamber ve arkadaşlarına evlerini, gönüllerini açan insanların yaşadığı kutlu şehir. Malını, mülkünü, işini, aşını, her şeyini kardeşiyle paylaşma erdemini gösteren Peygambere kucak açarak onu koruyan ensar şehir Medine. Önceden ismi Yesrib’ken hicret sonrası gösterdiği kutlu örneklikten sonra Medine ismini alan şehir. Bizim için medeniyet, izzet, üstünlük ve örneklik Medine’dir. Medine’de ki gibi kardeşine sahip çıkmak, Medine gibi peygambere sevdalı olmak…


 
Mallarıyla ve canlarıyla cihat edenlerden olmak…
Medine’de pek çok yeri dolaşarak peygamberimizin izini aradık. Peygamberimizin inşa ettirdiği ilk mescit Kuba Mescidinde hicretin coşkusunu yaşarken Uhut dağında Hz. Hamza, Mus’ab Bin Umeyr, Abudullah Bin Cahş’ın kabri önünde hüzünlendik.  Uhut ve Bedir savaşının yapıldığı yerlerde dolaşırken İ’lay-ı Kelimetullah için asr-ı saadetten günümüze kadar mallarıyla, canlarıyla cihat eden güzide insanları yâd ettik. Rabbimizden bizlere de onlar gibi bir adanmışlık vermesi için niyazda bulunduk.


 
Gurbette karşılaşılan bir hemşeri
Medine’de bulunan Osmanlı eserleri bize gurbette karşılaşılan hemşeri ferahlığını yaşattı. Özellikle Medine İstasyonu gönül bağlarını tren raylarıyla sağlamlaştırmak isteyen, ecdadımızın yaşayan hatırası olarak dimdik ayakta duruyor. Medine istasyonu İstanbul’dan, Eskişehir’den, Konya’dan, Urfa’dan, Halep’ten, Şam’dan, Kudüs’ten gelecek yolcularını hiç usanmadan, sabırla bekliyor.


 
Ben resule doyamadım, yaralıyım…
Ayrılık vakti gelip çattı. Dolu dolu 12 gün geçirdiğimiz kutlu topraklardan ayrılıyoruz artık. Sevdamızın şehri İstanbul’dan inancımızın şehri Mekke’ye oradan muhabbetimizin şehri Medine’ye geldik. Şimdi buradan da ayrılıyor olmak gerçekten kelimelerle ifade edilemeyecek türden bir ağırlık veriyor insana. Medine’den ayrılırken aklıma “Ben Resule doyamadım, yaralıyım” terennümü geliyor. Gerçekten buralardan ayrılıyor olmak insanın canını yakıyor.
 


Sabır, dua, incinsen de incitme.
12 günlük umre günlerinin sonunda bende sabır, dua ve incinsen de Mü’min kardeşini incitme bilinci kaldı.  Güç bir durumda sabır gösterirken geçen her saniyenin ecir olduğunu Kabe'de yakinen hissettim. Hayatımızda karşılaştığımız güçlükler ve zor anlarda da söylenmeden, oflayıp puflamadan sabır gösterebilirsek her saniye için de bir ecir alacağız. Sabrın en güzel yönü sonunda mutlaka selamete ulaşmaktır. Bakıp, büyütmesi zor ama meyvesi tatlı bir ağaçtır sabır.


 
Mü'minin en güçlü silahı dua...
Kâbe’de yapılan duaların makbul olduğu bilinciyle dualarımızda geçen her kelimenin kabul edileceğine canı gönülden inanarak Mekke’de dua ettik. Dua insanın acizliğinin itirafıdır. Gerçek hüküm sahibinin, her şeyi gerçekleştirme gücüne sahip yegâne kudretin Allah olduğu bilincine ermektir. Bu anlamda yalnız Allah'tan yardım dileyerek edilen dualar bir mü'minin en güçlü silahıdır. Her nerede olursak olalım her el açtığımızda bize şah damarımızdan yakın olan rabbimizin bizi yalnız bırakmayacağına canı gönülden inanarak dua etmeliyiz. 



“İncinsen de incitme”  
Yunus Emre’ye ithaf edilen “İncinsen de incitme” sözünün ne manaya geldiğini umre esnasında defalarca kavradım. Umre boyunca yaptığınız tüm işlerde gerek ibadet ederken, gerekse sıra beklerken birçok defa bir başka mü’min kardeşiniz tarafından incitilme durumuyla karşılaşabiliyorsunuz. Karşılaştığınız tüm kırıcı durumlarda karşılık vermeme ve Allah’ın evinde kimseyi incitmeme inceliğini göstermeniz gerekiyor. Çünkü Kabe Allah'ın eviyse buraya gelen herkes Allah'ın misafiridir. Tüm yeryüzü Allah’ın arzı olduğuna göre bu dünyada yaratılan insan, hayvan, bitki, eşya hiçbir şeye zarar vermemeliyiz. 


 
Kutsal topraklara gelmeden önce manevi hazırlık yapılmalı.
Kâbe’de herkes kendi nefsinin zayıflıklarıyla yüz yüze geliyor. Mikro ölçekli imtihanlarla karşılaşarak şeytan ve nefsiyle hesaplaşıyor. Burada bütün yapılan iyilikler ve ibadetler misliyle çarpılıyor. İnsanın yaptığı tüm ibadetler ne kadar bereketleniyorsa gafletten yapılan seyyiatlar da bir o kadar insan ruhuna zarar veriyor. Bunun için kutsal topraklara gelen herkesin daha duyarlı ve hassas davranması gerekiyor. Bir Müslüman kutsal topraklara gelmeden önce sabır göstermek ve kimseyi incitmemek için kendi kendine söz vermelidir. Uzun süre yürümek, beklemek, kızmamak sabır imtihanlarının başında geliyor. Müslüman kardeşini kendi nefsine tercih etmek, başkalarına öncelik göstermek ve bencilliğin her türlüsünü sıfırla çarpmak gerekiyor.



Tekrar geri gelmenin arzusuyla İstanbul'a dönüyoruz.
Bir yeri bu kadar güçlü özlemek ve sürekli oraya gitme arzusu duymak sadece kutsal topraklar için geçerli olsa gerek. Şimdi hac veya umreden gelip tekrar gitmenin hesaplarını yapanları daha iyi anlayabiliyorum. Rabbim tüm mü’minlere gereği gibi umre ve hac vazivesini yapmayı nasip etsin. (Amin)






 


Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • emre5
    03-04-2016

    Maaşallah.. darısı bizim de başımıza ☺