Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

GENÇ HAREKET

Yeni Anket

Enderun Eğitim Yazıları Yayın Yönetmeni Bayram YILMAZ Makedonya'da

imh.org

26-12-2018

İslami Gençlik STK'larının organize ettiği "Geleneksel ve Modern Arasındaki Eğitim ve Davet" programa Bayram YILMAZ katıldı.
MANASTIR MI, BİTOLİ Mİ? MAKEDONYA İZLENİMLERİ;

Makedonyalı müslüman kardeşlerimizin, Çatı kuruluşları FORUMI RINOR ISLAM - İSLAM GENÇLIK FORUMU - ISLAMIC YOUTH FORUM STK’sının organizesinde gerçekleştirdikleri "Geleneksel ve Modern Arasındaki Eğitim ve Davet" konulu,  yurt dışından konuşmacıların sunumlarıyla katkıda bulunduğu sempozyum ve çalıştay etkinliğine  Türkiye’den, İnsan ve Medeniyet Hareketi mensubu, “uzman” bir arkadaşımızın "Küreselleşme Çağında Başarılı Davetçi ve Eğitmen" konusında bir tebliğ sunulması davetinde bulunulmuştur.

Konferans ve faaliyetin amacı ifade edilirken;
Faaliyetlerimizin çok önemli iki konunun ele alınması; daha geniş ve küresel alanda çeşitli bilimsel ve akadamik çevrelerde tartışılan konular olmasına rağmen uzun süredir toplum olarak ele alınmamış konulardır.

Çalıştığımız ülkede faaliyet gösterdiğimiz bu iki alanı iyileştirmek, bize daha iyi bir yön verecek yararlı sonuçlar elde etmek amacıyla söz konusu mevzunun daha fazla bilimsel ve pragmatik perpektiften ele alınması gerektiğini düşünüyoruz.

Dahası, toplum olarak karşılaştığımız zorluklar bu konuların ele alınmasına önem vermektedir.

Bu konferansın sonuçları, davet ve eğitimde önümüzdeki faaliyet döneminde stratejiyi oluşturma konusunda güçlü bir referans olarak yardımcı olacaktır. “ denilmiştir.

Katılımcılarla ilgili olarak da; “Toplumumuzda bu alanlardaki aktif olan yaklaşık 60 dernek aktivistleri.” Olarak bilgi verilmiştir.

Hareketimizin yetkili kurulları tarafından da 30.11.2018 - 02.12.2018 tarihleri arasında gercekleştirilen bu sempozuma belirtilen konuda tebliğ sunmak, sorulara cevap vermek, ortak zaman ve mekan imkanları ölçüsünde de faydalı etkileşimlerde bulunmak ve temsil   sorumluluğu tarafıma tevdi edilmiştir.



Tevdi edilen sorumluluğun önemini ifade etmek için bir anektot aktarmak isterim; İki günlük çalışmanın sonunda degerlendirme ve soruları cevaplamak için temsil güçü yüksek topluluğun karşısına geçtiğimizde sorulan ilk soru da hissettiğimiz; sorunun muhatabı Libyalı, İstanbul da ikamet eden Alimler birliği üyesi Dr. Venus Mebruk olmasına rağmen kendisinin “bu soruyu Dr. Bayram cevaplasın hem o Türkiye’den Osmanlı torunu...” şeklinde çözümün tarihi ve çoğrafi adresini de işaret eden yaklaşımı, ümmetin nezdinde Türkiye’nin konumunu göstermesi açısından açıklayıcı bir örnek. Bu durum, Üsküp Havalimanına indiğiniz andan itibaren  hissettiğiniz “beklentiler”, “Türkiye bizlerin sandığından daha büyük” duygusunu yaşamanıza, beklentileri karşılayabilmek adına azami özen göstermenize ve ona uygun bir dille konuşmanıza neden oluyor. Türkiyeden gelen bir müslüman olarak artan bir sorumluluk duygusu omuzlarınıza çöküyor. Londra’da Osmanlı arşivlerinde çalışan ve tebliğ de sunan Kalkandelen’li (Makedonya da bir şehir) bir müslümanın “biz evlad-ı Fatihanız.” , “Türkçe de dünya dili oluyor, önemi artıyor.” ifadeleri durduğu yerden yaptığı okumayı ifade ediyor.

Programın gerçekleşeceği Ohri/strada şehrine gitmeden başkent Üsküp/Skopje de   dolaşmak ve Cuma namazı kılma imkanını buluyoruz. “Burası Bursa’nın küçültülmüş hali...” diye şaşkınlığınızı ifade ediyor, bu kadar Anadolu kokan ve nufusuna göre Türkiye’nin başkentinden daha fazla camisi (hemde Osmanlıdan kalma) olan bir şehrin sınırlarımızın dışında kalmış olmasına içinizden uzun bir “ah” çekiyorsunuz. 

Tarihi çarşısı mütavazi ve çok tanıdık. Burada Türk olmak işinizi kolaylaştıran bir etkiye sahip. Sadece müslümanlar olarak degil hiristiyan Mekadonlar için de Türkiye önemli bir ülke. Tekstil başta olmak üzere bir çok ürün Türkiye’den temin ediliyor. Makedaon gençleri için Üniversiteyi Türkiye’de okuyabilmek çok önemsenen ve prestijli bir imkan. Tercümanlığımızı da yapan İstanbul Ticaret Ünüversitesini birincilikle bitirmiş Emir Kardeşimizin de ifadesiyle “Biz Türkiye’de kültürel anlamda hiç bir sıkıntı çekmedik.” ifadesi bizim de Üsküpte tadına vardığımız bir lezzet olmuştur. Anlıyorsunuz ki tarihinizden, sorumluluklarınızdan kaçamazsınız. Bizlerin sorumluluklarımızdan kaçmak gibi bir niyetimizde hiç olmadı zaten.

 Açık kaynaklar Makedonya da Müslüman nufusun oranını %30 olarak belirtirken referans aldıklarıtarih 1995 nufus sayımı. Bugün için Müslümanların sayısı için net rakam söylenemesede toplam nufusu 2.000.000 civarında olan ülke nufusunun yarısının müslümanlardan olduğu ifade ediliyor. Nufus sayımının güncellenmemesi ve bundan ısrarla kacınılması bu iddiaya haklılık kazandıran bir durum.



Çat kapı girdiğimiz Maarif Vakfının yetkilileriyle sohbet ediyoruz. Çaylarını içiyoruz. (Çay önemli). Balkanlarda etkisi azalsada halen güçlü olan fetö ile mücadelerini dinliyoruz. Başta tercih ettikleri yöntem fetö okullarını kapattırıp devralmak düşüncesi gerçekleşme imkanı bulamıyor. Yanlış bir hamle olduğunu ifade ediyorlar. Belirledikleri usül; Arkasında Türkiye Cumhuriyeti olan okullar açmak ve özellikle çocuklarının Türkçe eğitim almasını isteyen ailelerin beklentilerini karşılamak. Bu yolda belli bir mesafe alınımış ve yapılması gerekenler konusunda kafalar da net. Mihmandarlarımızla Fetö konusunda sorduğumuz sorulara aldığımız cevaplardan müslümanlar nezdinde çiddi itibar kaybına uğramalarına rağmen okullarının faaliyetlerine devam edebildiği yönünde. Öğrenci sayılarında ciddi azalma var ve öğrencilerinin çoğunluğu gayri müslim ailelerden oluştuğu. Başkaca verilerden de anlıyoruz ki Balkanlarda etkinliklerini sürdürebilmekteler. Bunun arkasındaki güçün Amerika olduğu yönündeki tahminimiz Makedon ve Arnavut müslümanlardan kabul görüyor.

Balkanlar Anadolu çoğrafyası gibi karışık etnik unsurlardan oluşmakta. Baskın etnik unsur Arnavutlar. Özellikle Müslümanlar nezdinde baskın dil Arnavutlukca. Arnavutluk’dan başka, Bosna da, Kosava da, Makedonya da ve Sırbıstan da Arnavutça konuşan çok fazla insan var ve nerdeyse bu bölgede herkes Arnavutlukça konuşabiliyor. Bölgede Arnavut milliyetçiliği yaygın. Sempozyumun dili de Arnavutlukçaydı. Eğer Türkiye’den güçlü STK’lar ve Türkiye Devleti bölgede islami faaliyet yapmayı düşünüyorsa bu en etkin olarak Arnavutça dili üzerinden yapılabilir.   

Makedonya da Müslümanlar görece fakir ve bu şehrin paylaşımında da hissediliyor. Ülkenin üretime dayalı ekonomisi bulunmamakta. Ülkede özellikle çalışılabilir hıristiyan nufus daha çok Bulgar vizesi alarak Almanya başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerine çalışmaya gitmekte. Ülkede çiddi bir tarım ve hayvancılık da yapılmadığına şahit olduk. Ülkenin iklim ve beşeri çoğrafi konumu Tarım ve hayvancılığa (özellikle kümes hayvancılığına) uygun gibi (yüzeysel gözlem) Türkiye için küçük ama Mekadon müslümanları için büyük sayılacak meblağlarla yatırımlarla Müslümanların ekonomik ve sosyal durumları yükseltilerek bölgedeki etkinlikleri artırabilir.

Önceki hükümetler tarafından yapılan Makedon milliyetçiliği, Büyük İskender ve Yunan kültürü üzerinden bir tarih ve toplum inşaası İslam ve Osmanlı izlerini baskılamayı amaçlamış. Osmanlı döneminden kalma ve onu hatırladan Taş Köprü, Şehrin Kalesi gibi tarihi eserler kamufle edilmeye çalışılmış. Bu mesele Devletimiz nezdinde önemsenmeli TİKA üzerinden imkan dahilinde müdahil olunmanın yollarına bakılmalıdır.

Hakkı teslim etmek bakımından Osmanlı eserlerinin muhafazasında ve namaz kıldığımız her camide Özellikle de Manastır/Bitoli’deki Camilerde TİKA üzerinden devlet ufkunu görmek bizi ziyadesi ile mutlu etmiştir.

 Programın gerçekleşeceği Strada şehrine geçiyoruz;  
Organizasyonu gerçekleştiren "ÇATI" kuruluşu tarafından düzenlenen ilk konferansın da sununm çercevesinde bizden beklenilen
- Davet ve eğitimde ana aktör olarak birey,
- Küreselleşme çağında başarılı bir davetçi ve eğitimcinin nitelikleri,
- Günümüzün gerçekliğindeki davetçi ve eğitimcilerin zorlukları.
Konularında yerelde yaşadıklarımız, Türkiye tecrübesi ve ulusal sınırların öneminin azaldığı küreselleşme sürecinde bir müslüman olarak davet faaliyetinde içerik ve uslup olarak önceliklerimiz, hassasiyetlerimiz neler olmalıdır, konularında faydalanacakları bilgiler, yaklaşımlar, çözümler sunmamızdır.

Programın amacını ifade etmek anlamında bizim gözlemlerimiz neticesinde ulaştığımız kanaat; Makedonyalı müslümanların farklı teşekküller adı altında yaptıkları İslami faaliyet ve çalışmaları degerlendirme imkanı oluşturmak, kendi aralarındaki iletişim ve dayanışma imkanlarını artırabilmek, aynı zamanda Makedonya ve diğer Balkan ülkelerinde müslümanların islami temsil ve davet konusunda daha verimli faaliyetler yapabilmek amacıyla düzenledikleri, kurum içi ve kurumlar arası istişarelerde bulunmak için İslam Gençlik Forumu çatı (orjinal metinde ombrelle (şemsiye) ifadesi kullanılmakta) kuruluşu altında ilk olarak düzenledikleri bir sempozyum ve çalıştay.

Proğramın ilk gününde önce Libyalı Dr. Venıs MEBRUK, Arnavutlukdan proğrama iştirak eden  Sabahudin JASHARİ ve Türkiye’den biz sunumlarımızı gerçekleştirdik. Biz kendi sunumumuzu Türkçe olarak yaptık. Söylemek istediklerimiz dinleyicilere simultune tercüme olarak aktarıldı. Biz konumuzu öncesinde hazırlığını yaptığımız yazılı metin üzerinden; akademik bir çerceve içinde sunmaktan daha çok davetcinin kişilik özellikleri, davet ortamının özellikleri, davetin öncelikleri bağlamında pratik örneklemeler üzerinden somut faydaya dönük olarak sunma gayretinde olduk. Kitlesel davet kısmında da Türkiye tecrübesini aktarmaya çalıştık.

Kendi sunumumuzla ilgili olarak hem içerik hemde sunum olarak mahcup olmadığım kanatindeyim.  Metin üzerinde tercüme yapacak kardeşimizle önceden çalışmış olmamızın da çiddi faydası oldu. Konuşma sonrasında sorulan soruların kapsamı şahsımızla ilgili olmaktan daha çok Türkiye’den gelmiş olmamıza dönüktü. Türkiye’den/İstanbul’dan gelmek Balkan ülkelerinde sizi doğal olarak “abi” konumuna yükseltiyor.  Bizde iki gün süren bu faaliyet (Makedon müslümanlar Aksiyon yapacağız’ı kullanıyorlar) süresince buna uygun ve motive edici bir dil kullandık. Bize tahsis edilmiş odamızda mümkün olduğunca az, bizi davet etme inceliğinde bulunmuş kardeşlerimizle daha çok birlikte vakit geçirebilme çabasında olduk. Faydalı olduğumuz kadar faydalandık.

Proğram sonrasında vakit olarak imkan üreterek Bizim Manastır olarak ifade ettiğimiz, resmiyetde Bitoli olarak geçen, şehri de görme imkanı bulduk. Bitoli’nin anlam olarak “beytullah” anlamına geldiğini, kelimenin anlam zenginliğine uğrayıp aslında kastedilenin “camiler şehri” demek olduğunu öğrenmemiz bizde bir kez daha hayıflanmamıza sebep oldu. Bundan sonra bize “Manastır ne Bitoli kardeşim...” demek vacip oldu.

Genel olarak temsiliyet anlamında sıkıntı yaşamayıp, yaşatmadığımızı, hem samimi ortamlarda, hemde akademik beklentinin olduğu anlarda bir sıkıntı yaşamadığımızı ifade etmek isterim. Bayram Yılmaz olarak da Uluslararası bir toplantıda tebliğ sunma imkanını bulmak hayatıma önemli ve anlamlı anılar katmasına vesile oldu. Sebeb olan arkadaşlarımız teşekkür ederim.

Son olarak da üç defa gözden geçirip üç defa özetlemek zorunda kaldığım birebir olarak aktaramasamda akış ve anlam bütünlüğüne sahip çıktığım tebliğ metnimi de degerlendirmemin sonuna eklemek isterim.  
 
KÜRESELLEŞME ÇAGINDA BAŞARILI DAVETCİ VE EĞİTMEN

İnsanlık bugün olduğu kadar aynı anda çok fazla insanın birbirini etkileyebildiği veya bir merkezden milyonlarca insana ulaşılabildiği bir tecrübeyi yaşamamıştır. Küreselleşme bu bakımından Telekominikasyon (Radyo, TV, Telefon, Mobil cihazlar, İnternet ve internete uyumlu akıllı telefonlar) imkânlarını referans alarak tanımladığımızda eskiden beri var olan değil, son elli yılda etkisini katlayarak hissettiğimiz bir olgu/durumdur. Bu noktaya nasıl geldik sorusunu cevaplamadan önce şu küreselleşme meselesini daha iyi anlatabilmek/anlayabilmek için İnsanlığın kısacık tarihine kısaca değinmek isterim.

Atamız Âdem cennette biyolojik varlığını sonsuza kadar devam ettirebileceği tüm nimetler içindeyken kendini anlatabileceği/anlaşabileceği/konuşabileceği kendisi gibi bir adem yani İnsan ister. Adem-Havva atamızla başlayan aile insan medeniyetin başlangıcıdır.

Sonrasında insanın avcı-toplayıcılıktan tarım yapabilme imkânına erişmesi ile yerleşik hayat başlamış, besin kaynaklarının üretilmesi ve çoğaltılması da nüfusa olumlu etkisi olmuştur.
İlk görece kalabalık yerleşimler besine kolay ulaşım imkânı olarak su kenarlarında kurulmuştur. Suyun akışını kontrol etme, sulama, bent kurma gibi ihtiyaçlar işbirliğini ve iş bölümünü gerekli kılmış, bu durumda iş bölümü yapacak ve yönetecek bir otoriteyi zorunlu hale getirmiştir. İşte bu yönetme işini kimin neye göre yapacağı tüm insanlığın tarihini savaşlarla, acılarla, gözyaşıyla doldurmuştur. Bugün buradaki her kardeşimiz kendi yakın tarihinden de buna şahitlik edebilir.

İnsanlığın ilk büyük kırılması toprak paylaşımı/mülkiyeti ile olmuştur. İkinci büyük kırılma Herkesin elde örülen/hazırlanan kıyafetleri giydiği 17. Yüzyıldan artık herkesin makine katkısı ile hazırlanan kıyafetleri giydiği Sanayi Devrimi olarak bildiğimiz dönem. Buradaki büyük kırılmadan kastımız sonuçları itibari ile tüm insanlığın anlayış ve davranışlarını etkileyen/dönüştüren olay olması... Etkileri ve sonuçları itibari hiçbir insan evladını dışarıda bırakmayan üçüncü ve son büyük kırılma ise iletişim ve veri aktarma imkânını kolaylaştıran, özellikle son 20-25 yılda şuan ki zirvesine ulaşan bireysel iletişim olanaklarının çoğalması. Yani telekomikasyon devrimi. Neyi kastediyoruz; Bugün hepimizin yanından ayırmadığı telefonları bir Budist rahipte, aylık kazancı bir milyon dolar olan adamda, 10-11 yaşındaki çocukta yanından ayırmıyor. Afrikalısı da Makedonyalısı da, Avrupalısı da, Asyalısı da… Bu açıdan dünya böyle bir küreselleşme dönemini ve tecrübesini daha önce yaşamadı.

Bugün küreselleşmenin kaçınılmaz bir gerçek olduğu tüm dünya tarafından kabul ediliyor. Küreselleşme, sosyal, kültürel, ekonomik değerlerin uluslar arası alanda yayılması ve kabul görmesidir; ulusal bir alanda üretilmiş değerlerin, ulusal sınırları aşmasıdır. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve ekonomik, kültürel ve siyasal düzeyde dünya toplumlarının iç içe girmesidir (Tezcan, 2002, 35).  Başlangıçta sermayenin dünya üzerindeki dolaşımını ifade eden “Küreselleşme” kavramı, , daha çok ekonomik içerikli olarak anlaşılmıştır. Oysa bugün, küreselleşmenin alışkanlıkları değiştiren yeni alışkanlıklar üreten, kültürel boyutundan da söz edilmektedir. Kültürel boyutun bir kesiti ise “Eğitim"dir. Küresel süreç tek merkezden etkileşimi içerdiği gibi ülkeler arası öğrenci değişimi, öğretim üyesi değişimi, akreditasyon gibi konuları da içermektedir.

Son yıllarda, e-devrim ile beraber, bilgisayar kullanımı artmış, İnternet öngörülemeyen ölçeklerde yaygınlaşmıştır. Özetle iletişim ve bilgi teknolojileri eğitim alanında, okullara, meslek eğitimi veren kuruluşlara ve üniversitelere bilgiyi üretme, işleme, saklama ve iletme sürecinde yeni fırsatlar sunmaktadır. Ve şuan hızla akan bir nehrin içerisinde bu küreselleşme olgusu ile yaşamaya/baş etmeye çalışıyoruz. İnanç ve değerlerimizi korumaya, yakından uzağa diğer insanlara tanıtmaya çalışıyoruz.

Bir hocamız müslümanın dünya ve dünya malı ile olan ilişkisini denizde yüzmeye benzetmişti. Demişti ki “nasıl ki insan denizin içinde yüzebiliyorsa dünya malları içerisinde de yüzebilir yaşayabilir. Ama dünya sevgisi deniz suyu gibi içimize girerse ve biz o suyu içersek yaşamımız sona erer ölürüz. Müslümanda dünyanın içinde olacak ama dünya için olmayacak. Dünya malı ile hem ahiret yurdunu arayacak hem de bu dünyadan nasibini unutmayacak.(Kasas süresi 77) Eşyayı kendine put edinmeyecek…” şimdi buradaki her kardeşim gibi benim de sizin de yüzebilmek gibi sorumluluğumuz ve sorunumuz. Denize girmemiz ama boğulmamız lazım. Toplumda yaşamız ama kaybolmamız lazım.

Ashab-kehf değiliz mağaralarımıza çekilelim. Hz. Ömer’in İman Ettiği günkü gibi Küresel güçler karşısında İmanla şereflenen, şeref ve izzeti İslam da bulan 40 kişiyiz ve o günkü dünyanın/Mekke’nin merkezinden herkesi İslam’ın İzzet, şeref ve barış diyarına davet ediyor İcap ederse de meydan okuyoruz. Ben/bizler Müslüman olduk bu böyle biline…
(Şimdi bunu facebook’ta paylaşalım… desem ciddi bir şey mi söylemiş olurum yoksa espirimi yapmış olurum…)

Arkadaşlar ben dostların içinde olmanın rahatlığı ile sohbet havasında konuşmak istiyorum. Yoksa makale tarzında sıkıcı bir metin de sunabilirim. Her söylediğim bilimsel usul açısından doğru olur ama bu doğrular bizler gibi davet ve eğitim sahasında mücadele veren insanların ne kadar işine yarar onu öncellemek lazım… Asıl olanın Mevlana Celaleddin-i Ruminin ifadesi ile “Ne kadar bilirsen bil, Bildiğin muhatabının anladığı kadardır.”der. İşte tam da bu söz bize davet ve tebliğin stratejisini de ortaya koyar. Ne der Peygamber Efendimiz “İnsanlara akıllarına göre muamele ediniz…” yani davet ve tebliğde “siz ne kadar biliyorsunuz.”, “ne kadar güzel konuşuyorsunuz.”, “unvanlarınız ne kadar yüksek.”, “sosyal medya sahasında ne kadar aktifsiniz.” meselesinden öte ve önemlidir. Bir mübelliğ/davetçi, Anadolu ereni Yunus Emre’nin ifadesi ile “Yunus derki hey hoca/istersen var bin hacca/hepisinden iyice/bir gönüle girmektir(bir kalp/insan kazanmaktır)”

“Peki bu küreselleşme olgusu en çok kimin işine yarıyor?” sorusuna verebileceğimiz cevap; “Her zaman en ileri teknolojiyi kullanan pazarlama ve reklam sektörü de bu alt yapıyı işlevsel olarak en fazla kullanan sektörlerdir.” Yine insanların İnanma biçimlerini/ düşüncelerini, davranışlarını istedikleri şekilde biçimlendirmek/yönlendirmek isteyen devletler, şirketler, güç sahipleri de bu teknolojinin ürettiği aynı anda herkesle çoklu olarak iletişime geçme/ulaşabilme imkânlarını herkesten fazla kullanmaktadırlar. Yönlendirme arzusunun amacı insanlardan istenilen tutum ve davranışları üretmektir. Yoğun propaganda ve reklamla ihtiyaçlar ve arzular üretilerek; istenilen siyasi düzenler, tüketim alışkanlıkları inşa edilir.

Küresel hegomanya(baskı) sayesinde insanlar emperyalizmin istediği gibi düşünmeye, davranmaya başlar. Onların ürettiklerini tüketir. Buna açıklayıcı örnek olması bakımından insanların evlenme tekliflerinde pırlanta, tek taş yüzük hediye etme öğretici olabilir. 1940-50’lerde Afrika’nın elmas madenlerini sömürenlerin bir sorunu vardı? Dediler ki “depolarımız elmasla dolu. Biz bu kadar pırlanta, elması ne yapalım? “O zaman tek taş yüzük ve pırlantayı öyle bir imaj yükleyelim ki insanlar o küçücük taşlara servet ödesinler.”  Sonrasında tek taş yüzüğü Başrolünde Marily Monreo’nun oynadığı filmler başta olmak üzere tek taş pırlanta yüzük “sonsuza kadar daima” sloganı ile aşkın sembolü haline getirilir. Ne kadar çok seviyorsanız o kadar çok para harcıyorsunuz çünkü algıyı yönetenler böyle istiyor. Çünkü o depolar hala satılması gereken elmaslarla dolu…

Bugün geldiğimiz nokta ortadadır. Sığara ve tütünün, kahvenin hikâyesi de küresel algı yönetimine dayanan bir sömürgecilik hikâyesidir.  Acı kahvenin hikayeside çok acıdır. 1994 yılında Afrika ülkesi olan Ruandada 100 gün içinde 800.000 insan kendi komşuları tarafında vahşice katledildi. Bu konuda Otel Ruanda ve Kara Nisan diye filmlerde yapıldı ama bu filmler hikâyenin sonunu anlatıyor. Hikâyenin başlangıcı kahve çekirdeği ile ilgili...)   Sömürgeciler insanların ihtiyaçlarını üretip satmazlar. Onlar daha çok karlı ürünleri satmak için insanları ideal tüketici haline getirirler. İnsanlar zorla çalıştırılıp baskı ve işkence altında işkence Afrika da kahve üretilir birlerinin de kahve içme alışkanlığının olması gerekir…

Günümüz için küreselleşmenin hem en önemli sonucu hem de onu besleyen, en işlevsel iletişim/etkileşim, gösterme, görme, yönlendirme imkanı sağlayan araçları nelerdir dediğimizde benimde herkes gibi ilk aklına gelen Facebook, youtube, instagram, tivitir ve daha bir çok çeşitli mecralar/adresler, medya araçları, film endüstrisi gelmektedir.

Şimdi burada biraz durup dinlenelim sakin bir şekilde değerlendirelim. Koşarak, her bir tarafa yetişmeye çalışarak tefekkür edilemez. Hikmet sahibi olunmaz. İşte tam burada son hızla devran eden dünya ve toplumsal yaşayışta toplumsal meselelere nasıl müdahil olabileceğimiz ciddi ve zor bir denge kurmayı gerektirir. Türkiye’nin eski başbakanlarından Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU stratejik Derinlik kitabının başında bir benzetme yapar. “Toplumsal meselelere müdahil olmak akan suyun içinde suyun akışına yön vermeye çalışmak gibidir. Bu çabayı suyun/toplumun içinden yapmaya kalkıştığımızda akıntıya kapılabiliriz. Akıntı bizi sürükleyebilir. Suyun/toplumun dışından akışa yön vermeye çalıştığımızda da suyun zerrelerine yabancılaşabilir ahlaki kayıtsızlığa düşebiliriz…” İşte küreselleşme tam da böyle bizi sarmalayan debisi yüksek bir nehir gibi… bizlerde bu küresel çağda sözümüzü söylemek, İmanımızı yaşamak, inancımızı tebliğ etmek, kendimizi eğitmek/yetiştirmek zorundayız.

Tabi bizim burada niyetimiz olumsuz bir tablo çizmek değil; Niyetimiz vakayı/olguyu doğru bir çerçeveye oturtursak meselelere yaklaşımlarımız ve çözüm önerilerimiz amacımıza daha çok hizmet eder.

Teknoloji sayesinde hızla değişen ve çözülen toplumsal yapılar (aile, mahalle, ülke) için “İslami Davet” çalışmalarını güncelleyerek yeni bir biçim verilmesi gerekir. Bunları derken elbette İslami davetin içeriği, asli konuları vahiyle ilintili olduğu için herhangi bir değişime ihtiyaç duymaz. Zira hangi anlayışın ve uygulamanın ilahi rıza kapsamında olduğu; nelerin bizleri ilahi azaba sürükleyen hususlar olduğu yer ve zamana göre değişiklik göstermez.

Öncelikle küreselleşmenin bir imkan olarak elimize verdiği, bunun karşılığında bizden neyi aldığının farkında olmalıyız. Eğer bugün bizler zamanımız yönetirken, teknoloji işimizi kolaylaştırmıyor, bize zaman üretmiyorsa orada durup eğitim ve davet faaliyetinden önce bireysel olarak kendi irademizi eğitmeye, kendi özel alanımızda inisiyatif almaya; İyi bir müslüman ve davetçi olmadan önce insani özelliklerimiz korumamız gerekmektedir…

Şunu kast ediyorum arkadaşlar çabalarımız, imkânlarımız, her türlü kapasitemiz İmanı/islam’ı insanlara götürebilme konusunda amacımıza ne kadar hizmet ediyor? İşte bu programın da amacının bu olduğunu düşünüyorum. Doğru bir strateji ortaya çıkarabilmek.

Strateji dediğiniz şey ise; Strateji durduğunuz, olduğunuz yer ile ulaşmak/olmak istediğiniz yer arasındaki mesafeyi nasıl yürüyeceğiniz, hangi araçları kullanacağınız, bu yolculukta yanınızda kimlerin olacağı, olması gerektiği, çevrenizdeki insanlarla ne tür ilişkiler ve dayanışma kuracağınızı, olası sıkıntılarla nasıl baş edeceğinizi zaman, zemin ve sıralama aşamalarını belirterek planlama işlemidir. Kişi ve kurumsal olarak; bir yıllık hedeflerimiz, üç yıllık hedeflerimiz, Yaşadığımız ülkenin geleceğine etkilerimiz ve ağırlığımız… ne olacak?

İşte burada da organizasyon heyeti doğru başlangıç ile durduğu zeminin küreselleşen dünyada küreselleşmenin etkisi/baskısı altında, muhatap kitle ve bireylerin de fazlası ile devam eden bu etkiler ile hayatını sürdürdüğü bir zemin olarak tanımlamış. İşte bu noktada bizden istenin de somut öneriler olduğu kanaatindeyim.

Bizi davet eden kardeşlerimizin muradı da Tevhid İnancımızı, Peygamberimizi, Her insanın Ahiret gününde mutlaka yaptıklarından ve yapması gerekirken yapmadıklarında hesap vereceğini, Kur’an Kerimin “Ey insanlar” buyruğu ile  “Hatırlat” “Duyur” “Bildir” emirlerini, mümin ve muttakiler için de Eğitim kapsamında “öğret”, “örnek ol” emirlerini önce kendi nefislerimizde/benliklerimizde yaşamak ve yakından uzağa tüm insanlara aktarabilmenin yollarını bulmaktır.

İşte küreselleşme çağında bu iman edilmesi, içselleştirilmesi, amel edilerek hayata taşınması gereken ilkeleri Küresel imkanlarla nasıl diğer insanlara aktarabiliriz. Küreselleşmenin imkânlarını kullanırken de küreselleşmenin olumsuz etkilerinin nasıl en aza indiririz… Bunun derdi ve davasındayız. Kendiside Arnavut Müslümanı olan Türkiye Cumhuriyetinin İstiklal Marşını Yazan Merhum Mehmet Akif Ersoy’un bundan bir asır önce söylediği dizeleri ile “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı, Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam’ı”…  Amacımız bu. Bu Amacımızı kırmadan dökmeden nasıl en verimli olarak, gençlere, kadınlara, yaşlılara, işverenlere ve dahi işsizlere, Makedonlara, Arnavutlara ve dahi diğer milletlere, Ortodokslara, Katoliklere ve dahi müslümanlara… Çünkü bizimde/müslümanlarında hatırlamaya ve hatırlatmaya ihtiyacımız var.

Kimi Davet Edeceğiz;
Küresel çağda davet/tebliğ yalnızca Müslim olmayanları İslam’a davet etmek değildir, aynı zamanda müminlerin/müslümanların imanların diri ve dinamik kalmasını için çalışmak, hatalarımızı en aza indirmek için birbirimize yardımcı olmak faaliyetidir. Bizler daveti tüm İslami doğruları insanlığa aktarmanın aracı hem de kitleler nezdinde Allah-u Teâlâ’nın razı olabileceği toplumsal bir değişimin gerçekleşmesi için her birimiz içim farz-ı ayn dır. Tebliğ/Davet müminlerin hayat içinde temel bir kulluk vazifesidir. İmkânlar, gündemler değişse de tebliğ ve uyarı sorumluluğu değişmez. Bu davet faaliyetinin ilk üreteceği fayda bu daveti yapan kişinin kendini koruması, geliştirmesi, şeklinde tezahür eder.(ortaya çıkar)
Tebliğ çabamızın anlamlı ve etkili olabilmesi için öncelikle tebliğimize kimi neye çağırdığımıza ve hangi konuları gündeme taşıdığımıza dair ‘öncelik’ mesesine dikkat etmek durumundayız.
Öncelikle İslam mesajına kulak veren ve talep eden insanları; fıtratları bozulmamış diğer yandan insani erdemlere önem veren insanları öncelemek tebliğ çabasının ilk etapta somutlaştırması gereken hedeflerindendir. Nahl Suresi 82. Ayette zikrolunduğu üzere müstağnileşmiş, mütekebbirleşen insanlar tebliğin öncelikli hedef kitlesi değildir. Tebliğin öncelikli hedef kitlesinde ayrıcı vasıfları zenginlik, makam, şöhret, cinsiyet, ırk değildir. Samimiyetin, fıtri erdemlerin taşınıyor olması ve mesaja kulak kabartılmasıdır. Davete ilgili olmasıdır.

Tebliğde Usul
Tebliğ usulü dinamiktir, durağan değil. Tebliğ usulünde dikkat edilmesi gereken temel öncelik; ilmin ve amelin birbiriyle irtibatlı, sımsıkı bir şekilde beraber yürütülmesidir.
İnsan yaratılışı gereği mesaj ile mesajı getiren, mesajı sunan arasında doğrudan bir irtibat kurma eğilimindedir. Rabbimiz son kitabını Yeryüzünde kurulan ilk evin civarında, orada yaşayan toplumdaki güvenilir insanlar içinde onarlında el-Emin/en Güvenilir olana vahyetmesi çok önemlidir. El-Emin/en Güvenilir Muhammed. Bu Peygamber efendimizin Peygamber olmadan önce de taşıdığı sıfattır. Tamam, bizim Efendimiz(Peygamberimiz) gibi mükemmel olma iddiamız yok olamaz zaten. Ama bizlerinde toplumda/çevresinde güvenilir insanlar olarak bilinmeliyiz. 

Bu yüzdendir ki, mesajı aktaranın sergilediği yanlışlar, tutarsızlıklar mutlaka mesaja yansır ve mesajı aktarana yönelik olumsuz tutum çoğu kez mesajın da reddi ile sonuçlanır. Müslümanlar geleceğe ilişkin olarak nasıl bir toplum yapısı arzu ettiklerini, nasıl bir sosyal yapı hedeflediklerini kendi aile yaşantılarında, komşuluk ilişkilerinde iş ortamlarında yani tüm pratiklerinde somutlaştıracak, örnekleyecek bir görüntü sunmak durumundadırlar. Kendi çevrelerinde, dernek ve teşkilatlarında çatışmacı olanların barış ve esenlik yani İslam daveti konusunda ikna edici olamazlar.

Burada önemine binaen ifade etmek gerekir ki Bir davetçi ahlakına ve sorumluluğuna sahip bir müslümanın öncelikle anlatacağı konularda muhatabının sorularına cevap verebilecek kadar bilgisinin olması gerekir. Davetin konusu hayatının bütününü kapsayan inancımız olduğundan İslam’ı parca parça bilmek değil gönderiliş amacından tutun nasıl bir insani ilişkiler kurmak istediğimize varıncaya kadar en azından ana hatlarıyla bilmemiz gerekir. Bilmek de aslında ikinci derecede önemlidir. Birincil derecede önemli olan dinimize uygun yaşantımız, amellerimizin tutarlı olması, bizi tanıyanlara güven aşılaması gerekir.

Tabi ki her şeyi bilme imkânımız yok. O zaman bizlerin yetersiz kaldığı noktalarda eksikliklerimizi tamamlayan dostlarımızın olması gerekir. Davet ve tebliği kişisel ilişkilerimizle sınırlı tutmamalıyız. Tanıştığımız ve davette bulunduğumuz arkadaşlarımızı diğer müslüman kardeşlerimizle tanıştırmalı, sosyal ilişkiler kurmalarını/geliştirmelerini sağlamalıyız.
Doğal olarak herkesin ilmi düzeyi farklı iletişim becerileri aynı değildir. ama herkesin mutlaka sokağında, okulunda, işyerinde ortak mekanı paylaştığı insanlar vardır. Bizim bu arkadaşlarımızla mutlaka sosyal ilişkilerimiz olmalı ki konuşmaya, yaşantımızı göstermeye fırsat ve imkân bulalım.

Yaşantımız içinde sahip olduğumuz birçok unvan, statü, etnik kimliğimiz olabilir. Ama eğer insnalrı İslam’a davet etmek sorumluluğumuzu hakkıyla yerine getireceksek en önemli ve üst kimliğimiz müslüman olmamızdır. Hem “ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim vardır.” (fusilet süresi 33)
Bugün Sömürgeci devlet ve şirketler müslümanları ve dünyanın geri kalanını baskı altında tutmaktadır.   Vaka/olgu/gerçeklik olarak hayatın her alanını kuşatıp ifsad eden, küresel politikaların ördüğü dünyada Müslümanca yaşamak için lokal/yerel organizasyonlardan Ümmet bilincine yaslanan uluslar arası İslami yapılar kurmak, dayanışmak zorunluluğumuz bulunmaktadır.

Tek başına Müslüman olunabilir ancak tek başına Müslüman kalınamaz. Tebliğ çabası nihai aşamada muhatabımızı Müslüman gurup/topluluklarla birlikte hareket etmeye, sorumluluk paylaşımına, fedakârlığa, dayanışmaya kısacası birlikte organize davranmaya yöneltmelidir. Bunun adı ister forum olur, ister cemaat dersiniz isterseniz vakıf diye isimlendirirsiniz. Arapça bir sözle  “Şerefü‘l-mekân bi‘l-mekîn” “mekanın/bir ortamı şereflendiren içindekilerin yüceliğidir.”

 “Sizden hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve münkerden (kötülükten) sakındıran bir ümmet (topluluk) bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır!” (Al-i İmran/104) veltekün min küm ümmetün yed une ilel Hayri ve yegmurun bil mağruf ve ula ike hümul muflihum..

Tebliğ sadece İslami doğruların salt/sadece bilgi olarak aktarılması değil, doğruların birlikte paylaşılması ve yaşamlaştırılmasına yönelik bir davettir. Tebliğ biz bilincini aşılamalı. Küreselleşmenin etkisiyle önce bireyselleşen sonra bencilleşen sonunda da ihtiyaç duyduğunda etrafında kimseyi bulamayacak insanımız ve insanları bu sarmaldan kurtarmalıyız. Açık ve açık kapı politikamız olmalı. Yani birlikte inşa ettiğimiz mekanlar ve sosyal ilşkiler her birimiz için bir sığınma, bir muhabbet/dostluk ortamı olması gerektiği gibi müslüman olmayanlar da bu açık kapıdan girip güven içinde mekanlarımızda vakit geçirebilmeli, bizleri doğal halimizle görebilmelidir.

Şunu hatırda tutmalıyız ki “Kalpler Allahı zikretmekle mutmain olur” (Rad suresi 28) inancın dolduramadığı manevi boşluğu hiçbir alışkanlık, hiçbir oyun ve oyuncak dolduramaz. Bazen biz anlatırız ama karşımızdaki olumlu tepki vermeyebilir yıllar sonra size tekrar ihtiyaç duyduğunda çalabileceği/girebileceği bir kapımızın olduğunu bilmesi gerekir.

Tebliğin Şartları ve üslup
 İnsanlarla farklı vesilelerle iletişim kurarken üslubumuz güzel, kuşatıcı, sevdirici olması şarttır. Muhatabımızı kazanmayı hedeflemelidir. Doğrular muhatapların anlayabilecekleri bir dille sunulmalı; yanlışlara ilişkin olarak da uygun bir üslupla uyarı görevi yerine getirilmelidir. "hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et" (Nahl, 16/125) diye buyuruyor rabbimiz.

Tebliğ çabasında öncelikli olarak muhataplarımızın yanlışlarına değil ortak noktalarımıza yoğunlaşmak, güven ilişkisini, kardeşlik bağını güçlendirmeyi hedef almak hikmetli olandır. Yanlış sonsuzdur ancak doğrulara odaklanmak tebliğ çabasını da etkili kılacaktır. Muhatabımızın güzel huylarını takdir etmeliyiz. Bu yanlışların dile getirilmesinden kaçınmak değil, doğrular üzerinden yanlışların işaretlenmesi olarak düşünülmeli. Önceliğe dikkat etmeden yapılan tebliğ, muhatabımızla aramızdaki güven ve diyalog ilişkisini zedeleme riski taşıyabilir.

Tebliğde üslup konusunda dikkate değer bir husus da yumuşak söz söylemektir. Yumuşak söz (kavl-i leyyin) mesajın içeriği ile ilgili değildir. Dolayısıyla mesajı yumuşatmaya ya da eğip bükmeye yönelik değildir. İfade güzelliği ve tatlı dilin muhatapta uyandıracağı etkiye dikkat edilmesidir.

“Allah’ın rahmetiyle onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç kuşkusuz çevrenden dağılıp giderlerdi.” (Al-i İmran/159)
Ona yumuşak söz (kavl-i leyyin) söyleyin, umulur ki öğüt alıp düşünür ya da içi titrer-korkar.” (Taha/44)
Tebliğ çabaların merkezine Allah rızasını koymak esastır. Allah rızasının gözetilmediği, samimiyetten ve içtenlikten uzak davranışlarla da tebliğ yapılmaz; bu şekilde yapılan şey de tebliğ olmaz. Amacı Allahın rahmeti ve rızası olanlar dayanışmak zorundadırlar. İstişare ile işlerini yürütürler. Kişisel hırs ve ihtiraslarının peşinde olanlar rekabet duygusuna sahiptirler. Başkalarını kendilerine rakip görürler. Şimdi etrafımıza bakalım arkadaşlar zaten şurada kaç kişiyiz. Ben sen biz onlar. Bizim ümmet olarak birbirimizden başka kimsemiz yok. Birbirimize muhtacız. Hepsinden daha önemlisi İnsanlık İslam’ı hakkıyla yaşayan müslümanlara muhtaç. Eğer bizler kendimiz yetiştirip dünyanın meselelerine ağırlığımızı koymazsak bizim de dünyanın da hali harap… Mesele sadece Kudüs ve Filistin de değil; İşte Yemen, Arakan, Doğu Türkistan Uygur müslümanları. Sayamadığımız nice mazlum coğrafya ve insanlar… Bugün israf edilen yiyeceklerin onda biriyle dünyanın açlık sorunu çözülebiliyor. Dünya silah sanayine harcadığı milyar dolarlardan kat be kat fazlasını kozmetik ürünlere harcıyor… ve dünyada 1.5 (bir bucuk) milyar insanın evinde su akmıyor, 500 milyon insan taşıyarak da olsa sağlıklı içme suyuna erişemiyor. Hesaplamalar göre dünyanın besin kapasitesi 36 milyar insanı rahatlıkla doyurabilir ama dünyanın açlık sorunu var.

Bizi Türkiye’de Üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz. Bugün Türkiye’de milyonlarca dünyanın çeşitli yerlerinden gelen öğrenciler var. Türkiye bunların çoğunu finanse ediyor. Somali’den Nijerya’dan gelenlerden tutun da Afganistan’dan Pakistan’dan işte Balkanlardan… Amaç ne; bir örnek vereyim Afganistan’da mezhep ve etnik farklılıklardan dolayı bir araya gelmeyen/gelemeyen insanları biz bir öğrenci yurdularımızda aynı safta cemaatle namaz kıldırıyoruz. Suriye’den gelenler diyorlar ki biz Suriye’de kendi anlayışımızın dışında kimseyle konuşmaz/konuşamazdık düşman sayardık. Burada aynı sıkıntıları birlikte yaşıyoruz. Aynı sokakta oturup muhabbet edebiliyoruz.

Yani Arkadaşlar eğitim ve davet çok önemli ama önce birbirimize davette bulunacağız, birbirimizi seveceğiz, saygı göstereceğiz. Bir araya gelip güç birlikteliği yapıp bu gücümüzle de insanlığa fayda üreteceğiz.

İçerik
Hangi konular tebliğ sorumluluğumuza girer? Sosyal, siyasi, ekonomik, ahlaki vs. toplumun gündeminde yer alan her konu işlenebilir ve işlenmelidir de ama mutlaka tüm bu başlıkların muhatabın ihtiyacını önceleyerek işlenmesi gerekir. Mesaj açık, yalın ve net olmalıdır.

Genel yaklaşım olarak öncelik Allah ile kul arasındaki ilişkiye odaklanmalı öncelikle Kur’an’ın kişiye yüklediği sorumluluklar ifade edilmelidir. Sonda söylemesi gerekeni başta söyleyerek fikirlerin aktarımında öncelik ve tedricilik usulünü gözetmeyen tebliğ isabet kaydedemez, verimli olmaz.

Muhatap Kitlenin, Sistemin ve İmkânların Değerlendirilmesi
İyi bir davetçi İçinde yaşadığımız toplumu, sistemi, ülkeyi, tarihini, toplumun duyarlılıklarını aidiyetlerini, dünyadaki sistemi ve insanların ilgilendiren/etkileyen yaşanan gelişmeleri de takip etmek zorundadır. İşini iyi yapan, mesleğinde başarılı, iş ortamında çalışma arkadaşlarını saygısını kazanmış, ülkesinin ve dünyanın gündeminden haberdar ve bilgili bir müslümanın çevresine etkisi daha fazla olacaktır.

Müslüman şahsiyet hem Kur’an ayetleri hem de hayatın ayetleri arasında bağ kurabilmek, bu doğrultuda İslami kimliğe yakışır şekilde tutum, tavır sahibi olmak zorundadır.
Tebliğ gerçek hedefler üzerine odaklanmalı. Kuşatabileceğimiz, etkileyebileceğimiz kitleleri hedeflemeli, imkânlarımızı da bu doğrultuda dengeli kullanmalıyız. Makedonya’daki müslümanlar için önce kendi çevresindeki ve ülkesindeki insanlar önceliklidir.

Kur’an’ın mesajını aktaracağımız muhatap topluluğun itikadi, sosyal, ekonomik, siyasi ve kültürel özelliklerini bilmek, hem mesajın etkisini hem de toplumsal değişimin boyutlarını gözlemlemek ve yönlendirmek açısından önem arz eder. Normal ve gündelik işlerle çevresi ile iletişimde bulunmayan kimseler sırf davet için insanlarla muhatap olmak isterlerse olumlu karşılık almaları çok zordur. Peygamberimizin bir tüccar ve Mekkeli olarak güvenilirliğinin herkesçe bilinmesi bizim için örnektir. Müslümanlar ve onların kuruluşları ketum/kapalı olmamalıdır. Her insanın çok rahat iletişime geçebileceği insanlar ve kuruluşlar olmalıyız.

Gündelik yaşantımızda gelişen siyasi, sosyal, kültürel tüm hadiselere, gelişmeleri yakından takip etmek, doğru/güzel davranışları destekleyicisi olmak, yanlış işlere karşı durmak, Kur’an-ı Kerim’in mesajını yaşamın ortasına yansıtabilmek tebliğin ve tebliğcinin öne çıkan unsurları olarak görülmelidir.

Tebliğ ve davet anlık bir çaba olarak düşünülmemelidir. Tebliğ faaliyetinde süreklilik şartıdır. İnsanlar alışkanlıklarından kolay vazgeçmezler, devraldıkları geleneksel kalıpları sorgulamaya pek yanaşmazlar. Alışkanlıkların ya da tortulaşmış kimi düşünce kalıplarının değişebilmesi için uzun erimli, planlı çabalar ortaya konulmalıdır.

Tedricilik (Zamana Yayma)
Hedeflenen değişim bir anda olması insanın doğasına aykırıdır. Sürekli ve kararlı adımlarla, insanların değişim süreçleri aşama aşama gerçekleşir.
Muhataplarımızın birçoğunun yetişme tarzı, aldığı eğitim, içinde bulunduğu sosyal çevre ve ilişkiler ağı anlayışını, davranışlarını ve düşünme biçimini, alışkanlıklarını belirliyor. Bu açıdan tebliğ sürecinde tedricilik (aşama aşama) davette önemli bir unsurdur. İnsanların inançlarını, davranışlarını, alışkanlıklarını değiştirmesi kolay olmamaktadır. Muhatabın ikna olması ve etkilenmesi, çağrıya kulak vermesi veya daha baştan sırt çevirip inkâr etmemesi için Muhatabın değer verdiği, inandığı, önemsediği, kutsal bildiği şeylere hakaret etmeden, aşağılamadan doğruların ifade edilmesidir. Kemikleşmiş ve kendilerine süslü gelen davranışlardan insanlar kolay kolay vazgeçmezler ve bunların aşağılanmasından hoşlanmazlar.

Tebliğ Araçları
Tebliğ faaliyeti en basitinden sözlü beyanla da olabilir, bir iyilik vesilesi ile de olabilir, dernek, vakıf, yardım kuruluşları eliyle de olabilir; dergi, gazete, televizyon vb. yayın etkinlikleri; basın açıklamaları gibi toplumsal tepkiler eliyle de gerçekleştirilebilir.

Muhatap kitlemiz hangi araçlardan daha fazla etkileniyor? İslami kimliğimiz, imkânlarımız ve muhatap kitlenin etkileşimi açısından hangi araç daha elverişlidir? Gazete, dergi, kitap, sempozyum, panel, konferans, eylem, sinema, müzik, tiyatro, radyo, televizyon, internet vb. toplumsal çevrenin hayatını ne oranda belirliyor? Bu kitle iletişim araçlarından ne oranda istifa ediyoruz? Tebliğ faaliyetinde boşluk bırakmadan tüm mecraları/imkânları kullanmalıyız. Sosyal yönümüz kuvvetli olmalı, kurumsal iletişimi önemsemeliyiz. Bunu hem içe dönük iletişim olarak hem de dini farklılıklarımız olan insanlara yönelik olarak da iletişim kanallarımızı çoğaltmalıyız. Bir olay veya durum karşısında insanlar ne düşündüğümüzü bizden öğrenmeli hızlı bilgilendirme yapabilmeliyiz. Dijital çağda bir haberin yayılması çok kısa sürede olmaktadır. Bizim çalışmalarımızla alakalı duyurular, haberler bizim tarafımızdan en kısa sürede yapılmalıdır.

Basın açıklamalarımızı, eylemlerimizi tebliğ aracı olarak düşünerek hem mesajımızı, hem muhatap kitle olarak kamuoyunu gözeten ‘eylemlilik biçimi’ ile gerçekleştirmek zorundayız. Kimliğimize, mesajımıza zarar verecek eylem tipinden ve mesajlarından uzak durmalı, içinde yaşadığımız toplumun eylemliliklere bakışına da gözeten bir incelikle hikmetli olmasına özen göstermeliyiz. Burada her toplumun farklı özelliği olabilir. Bu konuda en doğru yaklaşımı o toplumun içindeki mücahit/gayret gösteren müslümanlar bilebilir.

Tebliğ ve davette gündem olmak, merak uyandırmak önemlidir. Nasıl ki Mekke’de Gizli davet döneminde bile İslam Mekke’nin en önemli gündem maddesi olmuştur. insanlar İslam’ı hem konuşuyor, hem tepki gösteriyor hem de merak duyuyorlarsa bizde İslam’ı insanların çeşitli vesilelerle gündemlerinde tutmalıyız. Bu süreci başkaları değil biz yönetebilmeliyiz. İşte tamda burada tivitirı da, facebook’uda basın yayın imkânlarını da maksimum düzeyde kullanmalıyız. Yazılı ve görsel basını önemseyelim. Küçük de olsa bizlerin yazılarını yayınladığımız çalışmalarımız olsun olabiliyorsa da ülkedeki en etkili medya kuruluşları/sosyal medya mecraları bizim olsun, bizler buralarda boy gösterelim. Yalnız burada büyük olmakla etkin olmak farklı şeylerdir. Birbirine karıştırmayalım. Büyük olmak adına, reyting almak adına saygınlığımızdan/güvenilirliğimizden taviz vermeyelim.

Bizi tanıyan insanlar kişi ve kurum olarak bizlerin yaşadığımız ülke için en güzelini istediğimizden, bizlerden -zulmedenler hariç- kimseye zarar gelmeyeceğinden emin olmalıdırlar. Yaşantımız, yayınlarımız bunu söylemeli buna şahitlik etmelidir.

Günümüzde başta medya aracılığı ile Müslümanlar arası farklılıklar dine dair kaos görüntüsü ile sunulmaktadır. Tebliğ ve tartışmada söylediklerimizin doğruluğu kadar söylediklerimizin neye hizmet ettiği yani sözün istikametinin/amacının doğruluğu daha çok önemlidir. “Bizde her söylediğin doğru olsun ama her doğru her yerde söylenmez. Hikmeti gözetmek lazım derler…”

Yine hatırlatalım eğitim, yani insanı yetiştirme sosyal medyada, İnternet türü mecralarda olmaz. Bu mecralar meraklandırmak, dikkat çekmek, davette bulunmak, tepki vermek maksadıyla işlevsel olarak kullanılabilir. Bizim inanç ve kültürümüzde insanın eğitilmesi. İnsan insana, göz hizasından, bizzat örnek olarak ve bir sosyal cevrede gerçekleştirilebilir.
Birbirini görmeden, sesini duymadan, aynı ortamda nefes alıp vermeden, hangi duygu ve düşünceyi kazandırabiliriz ki? İslami eğitim bir iman, sevgi, saygı, davranış eğitimidir. Bunda muhatabımızla birlikte vakit geçirmeyi, ona emek vermeyi/sarfetmeyi gerekirse sabretmeyi gerektirir. Bu eğitim faaliyeti bir uzmanlık uğraşısı olduğu gibi bir sohbetin doğallığında, hayatın akışı içerisinde doğru yapılanları takdir edip, yanlışları düzelterek yapılan ve bir ömür boyu sürmesi gereken tekamül/gelişim sürecidir. Burada da sadece bir öğretmen bir hoca değil birden fazla insandan beslenmek gerekir. Bu belki ilk olarak aileden başlar, genişleyerek devam eder.

Tabi belli yaştan sonra yeni müslüman olan bir kimse için bu süreç farklı olacaktır. Bu kardeşlerimiz için onların kendilerine yakın bulduğu bir arkadaşına daha çok iş düşmekle beraber eğitim işi asla sadece bir kişiye kalmamalıdır. Zaten sürekli tekrar ettiğimiz gibi o yeni müslüman kardeşimize bir arkadaş çevresi sağlayamazsak çok sıkıntı çekeriz.
 Mübelliğ/davetçi müslüman ahlakına sahiptir. Dünyevi anlamda sahip olduklarını hem ihtiyaç sahipleriyle hem de yol arkadaşlarıyla bölüşmelidir. Sahip olmak duygusuyla hareket etmeyen, gerçek mülk sahibinin Allah (c) olduğunu hatırdan çıkarmayan, Rahman’ın rızasına uygun davranan, tüketim köleliği ve israfa karşı paylaşma erdemliliğini ön plana çıkaran mütevazı davranış sahibi kimseler, insanların düşüncelerini ve davranışlarını değiştirmelerine daha fazla vesile olmaktadırlar.

“Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infak etsinler.” (İbrahim/31)
Mübelliğin davranışlarının ve eylemlerinin ecrini Allah’tan beklemesi, buna karşılık herhangi bir maddi beklenti ve menfaat talep etmemesi davetin temel prensiplerinden biridir.
Sizlerle aynı mekânda bulunmaktan mutlu olup onur duyduğum sevgili kardeşlerim; biz bu sunumumuzda İYİ BİR DAVETCİ VE EĞİTİTMENİN Özelliklerinin bir kısmını hatırlattık. Bizler “iyi” olmak zorundayız. Davette başarının ilk şartı bizlerin iyi müslüman ve davetçi olmasıdır ama başarı başka şartlarda gerekebilir. Başarı bizim elimizde olmayabilir.

Davet ve eğitim bir müslümanın bir meslek gibi uzman olması gereken, para kazandığı bir iş değildir. Eğitim ve davet her müslümanın kendisini dışarıda bırakmadan samimi duygularla, hayatın doğallığı içinde evinde, işyerinde, sokakta yapması gereken, hayatıyla da İslam’ın güzelliklerini temsil etmesi/yansıtmasını gerektiren bir durumdur.

Ben Türkiyeli, mesleği de teknik öğretmen olan, Ümmete faydalı olmak için caba gösteren bir müslüman kardeşiniz olarak buraya gelen/katılan her bir kardeşimi saygı ve hürmetle selamlarım. Allahın selamı üzerinize olsun. Essalümü Aleyküm ve Rahmetullahi ve berakatih…
 
 
 
 
 
 
 
 
 




Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!