Sosyal Ağ

 

Günün Fotoğrafı

ETKİNLİK TAKVİMİ

Beni Haberdar Et!

Yazarlar

Alıntı Yazılar

Medeniyet TV

GENÇ HAREKET

Yeni Anket

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı: Endülüs

imh.org

09-05-2019

Kozmopolit Kültürün Avrupa Ayağı: Endülüs
"Endülüs tacı elinden alınan bahtı kara,
Savuşurken o güzel mülkü verip ağyara
Tırmanır bir kayanın sırtına, etrafa bakar
Bırakıp çıktığı cennet gibi zümrüt ovalar
Başlar ağlatmaya biçareyi hüngür hüngür
Karşıdan valide sultan bunu pek haklı görür
Der ki: "Çarpışmadın erkekler gibi düşmanlarla
Şimdi hiç yoksa otur kadınlar gibi ağla!"
(Mehmet Akif Ersoy/Safahat)
 
Endülüs, Müslümanların tarihinde sadece büyük bir gururun değil aynı zamanda tarifi imkansız bir hüznün de kaynağıdır. Gururun kaynağıdır. Çünkü Peygamber (s.a.v)’in vefatının üzerinden henüz yüzyıl bile geçmemişken, Müslümanlar Hicaz topraklarından İber Yarımadası’na kadar olan yerlerde egemen unsurdurlar. Bu egemenlik sadece kılıç zoruyla sağlanmış değildir. Aziz İslam itikadının ulviliğine olan inancın, teslimiyetin ve adaletin sonucudur. Endülüs, bu hızlı yayılma sürecinin en görkemli durağıdır. Öyle ki, Müslümanlar bu durakta yaklaşık sekiz yüz yıl kalacaklardır. Bu süre içinde Endülüs, bilinen Dünya’nın ilim, irfan, sanat ve estetik merkezlerinden biri olacak ve Avrupa Kıtası’nda Rönesansa (yeniden diriliş) ve Aydınlanmaya ilham verecektir. Hüznün kaynağıdır. Çünkü Hıristiyan takvimine göre 11. yüzyıldan itibaren reconquista (yeniden fetih) amacıyla başlayan çatışmalar, nihayet 1492’de Gırnata Emirliği’nin teslim oluşuyla sona erer. Bu tarihten sonra İber Yarımadası’ndaki bütün Müslümanlar ve Yahudiler “sınır dışı” edilir. Binlercesi katledilir. Tarifsiz işkencelere maruz kalır. Ayrılmak istemeyenler ise din değiştirmeye zorlanır ve engizisyon mahkemelerinde akla ziyan cezalara muhatap olur.

Müslümanların Batı’daki en görkemli medeniyeti olan Endülüs’ü yakından tanımaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Bugün en büyük zaaflarımızdan biri olan “ötekiyle” bir arada barış içinde yaşama imkanının tarihsel olarak mücessemleştiği yerlerin başında Endülüs gelir. Bu yönüyle kozmopolit bir kültürün temsilcisi olduğunu söylemek mümkündür. Tıpkı o dönemde benzer hususiyetlere sahip olan Bağdat gibi… Emevilerin, kavmiyet taassubunu aşamamış devlet tasavvurunun aksine, Abbasiler döneminin açık fikirliliği ve yabancıyla temas kurmaktan korkmayan doğası Müslümanların tarihinde önemli bir açılımın imkanlarını oluşturmuştur. Abbasilerin Beyt-ül Hikme aracılığıyla tevarüs ettiği kadim medeniyet birikimi, Endülüs’ün inşasında da etkili olmuştur denebilir. Yani Endülüs’e yol gösteren akıl Şam, Rey (İran), İskenderiye, Kahire gibi şehirlerden elde edilen ilmi ve entelektüel mirasın aziz Kur’an’ın süzgecinden geçmesi sonucu  oluşmuştur.

Bu mirasın Avrupa’ya Müslümanlar eliyle taşınmasının ileride çok önemli sonuçları olacaktır. Bu önemli sonuçlardan birincisi hiç şüphesiz Rönesans (yeniden diriliş) hareketidir. Yunan düşün dünyasının önemli simalarıyla Müslümanlar sayesinde temas kuran Avrupa entelijansiyası, kilise dogmatizminin geriletilmesine ve böylece feodalitenin mağlup edilmesine öncülük etmişlerdir. Bu sayede Avrupa, özgür düşüncenin imkanlarını fark etmiş ve skolastik düşüncenin bertaraf edilmesinde önemli bir entelektüel mevzi kazanmıştır. Batı dünyasında “şarih” olarak bilinen Kurtuba kadısı İbn-i Rüşt, denebilir ki, Avrupa hinterlandındaki en etkili düşünürdür. Öyle ki, kilise karşıtı söylemin inşasında O’nun fikirlerinden istifade edilir. Dahası, bir dönem İbn-i Rüşt okumak, kilise otoriteleri tarafından yasaklanır ve kitapları yakılır. Endülüs’ün bu dev siması, din-felsefe/vahiy-akıl ilişkisi hususunda Avrupa düşün dünyasına büyük bir katkı sağlamıştır. İbn-i Rüşt’ün din ve felsefeyi aynı memeden süt emen ikiz kardeş olarak gören anlayışı, yorum tekelini elinde bulunduran kiliseye karşı hür düşünce mektebinin oluşmasını sağlamıştır.

Endülüs’ün ilim ve fikir öncüleri sadece İbn-i Rüşt ve Musa b.Meymun’dan ibaret değildir elbette. Fizikte İbn-i Firnas, matematikte Macriti, cerrahide Zehravi, hadiste İbn Abdilberr, Milel ve Nihal alanında İbn-i Hazm, filolojide Batalyevsi, tıpta İbn-i Bacce, coğrafyada İdrisi, astronomide Batruci, usulde Şatıbi, tarih felsefesinde İbn-i Haldun Endülüs’ün diğer sembol isimleridir. Batıni/sufi ekolün zirve ismi İbn-i Arabi ile işraki geleneğin önemli temsilcilerinden İbn-i Tufeyl’i ve büyük seyyah İbn-i Battuta’yı da anmak gerek elbette…Hem zahiri(İbn-i Hazm) hem de Batıni(İbn-i Arabi) çizginin zirve isimlerini çıkaran bir coğrafya olması, herhalde, Endülüs’ün çok kültürlü ve çok dilli doğasının neticesidir. Şiir, edebiyat, musiki ve mimari de ortaya konulan çaba olağanüstüdür. Kurtuba kadısı İbn-i Rüşt’ün ders halkasına her dinden, her mezhepten insanlar katılabilmektedir. Ders meclislerinde edebiyattan şiire, kozmolojiden musikiye kadar bir çok alanda değerlendirmeler yapılabilmektedir. Doğu’da ki başkentlerde yazılan eserler oldukça hızlı bir şekilde Endülüs’e ulaşmakta ve mütalaa edilmektedir. İbn-i Rüşt’ün Gazali’ye yazdığı “tehafüt” bu haberleşmenin oldukça iyi olduğunun göstergelerinden biridir.

Düşünceyi belli bir coğrafyaya/mekana özgü kılmak hakkaniyetle bağdaşmaz. İnsanlık ailesi bilgiyi biriktirerek, kolektif olarak, nesilden nesile aktaragelmiştir. Bu aktarıma, elbette ki tecrübe de eşlik etmiştir. Oluşan birikim, elden ele zihinden zihine taşınarak zenginleşmiştir. Endülüs’te ortaya çıkan birikim de bu söylediğimiz bağlamdan bağımsız değildir. Müslümanların Hicaz Yarımadası’nın dışına çıkmaları, onların başka kültür ve medeniyet havzalarıyla karşılaşmalarını sağlamıştır. Pers uygarlığı tesiri altındaki Irak ve İran, Roma uygarlığı tesiri altındaki Yunan, Mısır ve Suriye gibi yerlerden tercümeler yoluyla elde edilen bilgiler, üzerine yenileri konularak ve yeniden yorumlanarak başka topluluklara aktarılmışlardır. Bu yorumlama ameliyesi elbette ki vahyin kılavuzluğunda gerçekleşmiştir. Edebiyat ve mitoloji/efsane gibi sahalardan tercüme yapılmaması, ciddi bir seçiciliğin işaretidir. Bahsini ettiğimiz bu tercüme sürecine Hıristiyanlar da yardımcı olmuştur. Beyt-ül Hikme, kendi zamanının önemli bir çeviri okulu olarak hizmet vermiştir. Benzer hizmeti, Endülüs havzasında ise Tuleytula (Toledo) yapacaktır. Müslüman düşünür/ilim adamlarının eserleri burada Avrupa’nın yerel dillerine çevirilecek ve yukarıda da değindiğimiz üzere Rönesans ve aydınlanmanın yolunu açacaktır.

Müslümanların Endülüs’e geliş süreçlerine de kısaca değinmekte fayda var. Mısır’ın fethi sonrasında Kuzey Afrika’nın tamamını ele geçiren Müslümanlar, burada Berberi Hanedanlıkları kurmuştur. Öteden beri Konstantinapolis’in fethini şiar edinen Müslümanların, bu hedefe ulaşmak için İber Yarımadası’nı dolaşıp, Balkanlar üzerinden taarruzda bulunma niyeti vardır. Çünkü daha önceleri birkaç defa Konstantin’e sefer düzenlenmiş fakat şehrin sağlam surlarını denizden aşmak mümkün olmamıştır. Avrupa’yı, İspanya üzerinden dolaşarak yapılacak sefer bir anlamda Konstantini arkadan kuşatmak olacaktır. Fakat bu hedef Pirenelerde Batı Almanları’nın güçlü direnişiyle sekteye uğrayacaktır. Ancak Müslümanlar, İspanya’ya ayak basmıştır ve yaklaşık sekiz asır sürecek medeniyetin temelleri atılmaya başlanmıştır.

Müslümanlar, İber Yarımadasına ayak bastıklarında karşılarında Vizigotların zulmü altında inleyen bir topluluk buldular. Bu topluluğun içerisinde hatırı sayılır oranda Yahudi de vardı. Dolayısıyla burada yerleşmek zor olmadı. Tebasına zulmeden her yönetimin başına gelen, Vizigotların da başına geldi. Din değiştirmeye zorlanan, değiştirmemesi halinde köle olarak satılan Yahudiler, Müslüman akıncılara rehberlik yaptı. Yöneticileriyle aynı mezhepten olmadıkları için sürekli ezilen, horlanan ve sömürülen yerli halk ise başlarındaki despotlardan kurtulmak için yeni gelenleri bir umut olarak gördü. Bu umutlarının yersiz olmadığı ilerleyen yıllarda anlaşıldı. Müslümanlar, Doğu’da elde ettikleri kozmopolit yaşam modelini burada da cari kılmayı başardı. İlk giden Keşif birliklerinden sonra sahneye Berberi komutan Tarık b. Ziyad çıktı. Böylece sekiz asırlık Endülüs uygarlığının temelleri atılmış oldu.

Her temas iz bırakır malum. Müslümanların Avrupa’yla teması da muhataplarında oldukça derin izler bıraktı. Barbarlığın ve vahşiliğin girdabında debelenen dönemin Avrupa’sı, Müslümanların birikimlerini hayranlıkla izledi. İbn-i Haldun’un “mağluplar galipleri taklit eder” iddiası bir kez daha gerçek olmuştu. Öyle ki Arapça, soylu gençler ve yerli halk tarafından hemen benimsendi ve Latincenin yerini almaya başladı. Avrupa’nın tahsilli gençleri, meramlarını Arapçayla anlatmaya ve Latinceyi küçümsemeye başladı. Bu durum dönemin kilise otoritelerinin canını fena halde sıktı. Aralarından şikayetlerini yüksek sesle dile getirenler oldu. Bunlardan biri olan İspanyol asıllı başpiskopos Alvaro’ya ait şu cümleler dönemin atmosferini anlamak açısından dikkate şayandır. ”Benim Hıristiyan kardeşlerin Arapların şiir ve edebiyat eserlerinden büyük bir haz alıyorlar. Müslüman kelamcı ve feylesoflarının eserlerini, onları reddetmek değil, daha düzgün ve seçkin bir Arapça öğrenmek için tedris ediyorlar. Bugün kilisenin dışında Hıristiyanlığın kutsal metinlerine yazılmış Latince şerhleri okuyacak bir kimseyi bulmak ne mümkün. Kim İncilleri ve onların cüzleri olan peygamber ve havarileri bölümlerini okuyor. Heyhat! Yetenekleriyle temayüz etmiş Hıristiyan gençler Arapçadan başka bir dil ve edebiyat tanımaz hale geldiler. Onlar Arapça eserleri büyük bir azimle okuyor, büyük paralar harcayarak Arapça kütüphaneler oluşturuyor ve her yerde Arap (İslam) kültürünü övüyorlar.” Bu hayranlık öylesine büyüktü ki, Avrupa’nın soyluları, çocuklarının tahsili için Müslümanların okullarını tercih ediyorlardı. Endülüs’te kitaba duyulan ilgi de hat safhadaydı. Lübnanlı Tarihçi Philip Hitti, Siyasal ve Kültürel İslam Tarihi isimli eserinde, sadece Kurtuba kütüphanesinde 400.000 cilt kitap olduğundan, bunun 40 cildinin ise kütüphanede bulunan kitapların konu başlıklarını içerdiğinden bahseder. Aynı dönemde Hıristiyan Avrupa’nın bütün prensliklerindeki kitap sayısı Kurtuba kütüphanesinin onda biri kadardır.

1492 tarihi Endülüs için trajedinin başlangıcı sayılabilir. 11. yüzyıldan itibaren İber Yarımadası’nı yeniden Hıristiyanlaştırmak için başlayan mücadele, bu tarihte son bulur ve Müslümanların elindeki son emirlik olan Gırnata Emirliği Hıristiyanlara teslim edilir. Rivayet odur ki, Gırnata Emiri devir teslim töreninden sonra kendisine tahsis edilen ikamet yerine giderken, gözyaşları içinde El-Hamra’ya bakar ve iç geçirir. Onun bu durumunu gören annesi ise “erkekler gibi savaşıp savunamadığın yer için şimdi kadınlar gibi ağla” diyerek bu trajik duruma öfkesini belirtir. Her neyse… Arap-Berberi gerginliği, saltanat ideolojisinin kof doğası, lüks ve sefahata düşkünlük gibi nedenlerle çöken yaklaşık sekiz asırlık Endülüs Medeniyeti’nin tüm mirası artık Hıristiyan merhametine emanettir.

Hıristiyanlık bu emanete zerrece saygı göstermeyecektir. Asırlarca biriktirdiği kini ve nefreti hiç sakınmadan boca edecektir Endülüs’ün üzerine. Bu koca medeniyetten geriye, İslam’ı ve Müslümanları  hatırlatan hiçbir şey kalmasın diye oldukça sistematik bir kıyım gerçekleştirecektir. 80.000 bin cilt kitabın yakıldığından bahseder tarihçiler. Camiler ya yıkılır ya da kiliseye çevrilir. Hamamlar dahi, kubbeli yapıları nedeniyle, İslami bir görüntü verdikleri için, yıkımdan nasibini alır. Başlangıçta Müslümanlara verilen, dinlerine göre yaşama özgürlüğü teminatı kısa bir süre sonra ihlal edilir. Müslümanlar kıtadan sürülme ya da din değiştirme seçenekleriyle baş başa bırakılır. Binlercesi engizisyon mahkemelerinde akla ziyan işkencelere maruz kalır. Müslüman ismi almaları dahi yasaklanır. Bu dönemde dışarıda Hıristiyan gibi görünüp evlerinde Müslümanca yaşamaya çalışanlara Morisko adı verilir. Moriskolar dönemi, 17. yüzyılın başına kadar devam eder. Sadece Müslümanlar değildir zulme maruz kalan… Yahudiler de aynı kaderi paylaşır Müslümanlarla. İber Yarımadası’nın Müslüman akıncılar tarafından fethedilmesinde rehberlik yaptıkları için onlara duyulan kin daha fazladır. Kıtadan sürülen Yahudilerin bir kısmı Mağribe bir kısmı Osmanlı’ya bir kısmı da Kuzey Avrupa’ya doğru dağılır. Cezayirli tarihçi Jaques Attali’nin deyimiyle “Avrupa 1492 ‘de, kendisine Kudüs’ü hatırlatan her şeyden arınmıştır.” Yahudilere duyulan kinin son örneği ikinci dünya savaşında görülecektir. Hitler’in riyasetinde toplanan Germenler, Yahudilere zerrece acımayacaktır.

Artık Avrupa için yeni bir dönem başlamaktadır. 1492 den birkaç yıl sonra Portekizliler öncülüğünde Afrika baştanbaşa geçilecek ve Hindistan’a ulaşılacaktır. Bu, Avrupa için Aydınlanma devrimine kadar giden yolun başlangıcıdır bir anlamda. Osmanlı tarafından kıta Avrupa’sına sıkıştırılan Hıristiyanlık, kendisine yeni bir mecra bulmuştur. Portekizliler aracılığıyla denizcilik alanında oldukça hızlı mesafe kat eden Avrupa, ilerleyen tarihlerde Akdeniz’deki Osmanlı ve Memlük  egemenliğini sarsacaktır. Endülüs’teki ilmi/entelektüel bilgiyi, Tuleytula (Toledo) çeviri okulu aracılığıyla tevarüs eden Avrupa, kilise karşısındaki bağımsızlığını bu bilgiyi sekülerleştirerek kazanacaktır. O güne kadar Sümer-Bağdat-Mezopotamya-İskenderiye-Endülüs arasında kesintisiz devam eden hikmet geleneği, Avrupalılar tarafından seküler bir muhtevaya büründürülecektir. Modernite, bu dindışı/seküler bilgi aracılığıyla ihdas edilecektir. Bugün küre ölçeğinde meşruiyet arayışı içinde olan bu dindışı kültürle mücadele etmenin yolu, bilginin kutsalla irtibatını sağlamaktan geçiyor. Endülüs’ün ilmi/entelektüel mirası, bize bu konuda yardımcı olabilir. Şimdiye kadar genellikle gözyaşı akıtılarak yad edilen Endülüs için ter akıtmanın zamanı geldi de geçiyor…





Yorum Yaz


E-posta :


saklı tutulacaktır

İsim :


Yorumunuzun yanında gösterilir

Yorumu Gönder

Mevcut Yorumlar

  • Gönderilmiş hiç yorum yok. İlk yapan siz olun!